Ertan Çekiç
TECRÜBE
Yayın Tarihi: 25 Şubat 2020, Salı
Diğer Yazıları

            Kazanılması için ‘kaybetmenin’ şart olduğu bir şeydir ‘Tecrübe’. Ona sahip olabilmek için o yolda bir şeyler kaybedilmelidir. Bununla aynı doğrultuda, ‘kısa bir alan içinde tüm hataları yapan insana’ da uzman denmektedir. Kaybedilen bazen para, bazen zaman, bazen de en sevdiklerin olabilmektedir. Şimdi size bunun üzerine bir hikâye anlatacağım;

Genç bir adam, değerli taşlara ilgi duyarmış ve mücevher ustası olmaya karar vermiş. “Bu mesleği yapacaksam, iyi bir mücevher ustası olmalıyım” diye düşünmüş ve ülkedeki
en iyi mücevher ustasını aramaya başlamış. Sonunda bulmuş, yanına varmış, bir süre bekledikten sonra usta tarafından kabul edilmiş. “Anlat, dinliyorum” demiş usta. Genç adam
anlatmaya başlamış; taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir mücevher ustası olmaya karar verdiğini heyecanla anlatmış.

Yaşlı usta sesini çıkarmadan genç adamı dinlemiş, sözleri bitince de ona bir taş uzatmış, “Bu bir yeşim taşıdır” dedikten sonra genç adamın avucuna taşı bırakmış ve avucunu kapatmış.
“Avucunu aynen böyle kapalı tut ve bir yıl boyunca hiç açma. Bir yıl sonra tekrar gel. Haydi şimdi güle güle” demiş ve şaşkın genç adamı öylece bırakıp kalkmış, odadan çıkmış.

Genç adam evine dönmüş, kendisini merakla bekleyen annesiyle babasına neler olduğunu anlatmış. Anlattıkça da kendisine çok anlamsız gelen bu hareketi ve soğuk
konuşması nedeniyle kızdığı ustaya olan öfkesi artıyormuş. Günler geçmeye başlamış. Genç adam sürekli söyleniyor ama avucunu hiç açmıyormuş.

“Nasıl böyle budalaca bir şey yapmamı ister. Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak.
Bu saçmalığa bir yıl boyunca nasıl katlanacağım, böyle bir eziyetle nasıl yaşarım. Bu ne biçim ustalık. Ustalık kaprisi yapacaksa, bari başından yapmasaydı.” diye devamlı söyleniyor, her önüne gelene ustadan yakınıyor ama avucunu hiç açmıyormuş.

Avucu kapalı uyuyor, bütün işlerini diğer eliyle yapıyormuş. Ve bu duruma da giderek alışmaya, diğer elini çok rahat kullanmaya başlamış. Uyurken de yanlışlıkla avucu açılıp
taş düşmesin diye hep yarı uyanık uyuyormuş.

Böylece bir yıl geçmiş, her günü zorluklarla dolu, her gecesi de yarım uykuyla yaşanmış bir yılı tamamlamış. Ve o gün gelmiş. Genç adam tam bir yıl sonra, büyük ustanın karşısına çıkmış. Usta bir süre beklettikten sonra yanına gelince, genç adam ne kadar saçma bulursa bulsun, bu sınavı başarıyla tamamlamış olmanın verdiği gururla elini uzatmış, avucunu açmış.

“İşte taşın” demiş, “Bir yıl boyunca avucumda taşıdım, şimdi ne yapacağım?” Yaşlı usta sakin bir sesle cevap vermiş: “Şimdi sana bir başka taş vereceğim, onu da
aynı şekilde bir yıl boyunca avucunda taşıyacaksın.” Bu söz üzerine genç adam bütün sükunetinikaybetmiş, bağırıp çağırmaya başlamış.

Yaşlı ustayı bunaklıkla, delilikle suçlamış, mücevher ustalığını öğrenmek için gelen genç bir insana böyle eziyet ettiği için, hasta olduğunu bağıra çağıra
söylemiş. Genç adam bağırıp çağırırken, yaşlı usta ona hissettirmeden birtaşı avucuna sıkıştırmış. Öfkeden yüzü kıpkırmızı genç adam, bir yandan bağırıp
çağırırken avucundaki taşı hissetmiş. Durmuş, taşı biraz daha sıkmış ve heyecanla konuşmuş:
“BU TAŞ, YEŞİM TAŞI DEĞİL USTA!

BİRİLERİNİN GÖZLÜĞÜ

            Biz bir hayat yaşarken anternatif bir hayatın içinde olduğumuzu fark etmemiz biraz zaman alıyor sanırım. Bize oluşturulan benlik aslında başka insanlarda oluşturulmuş bir dünya. Bize yüklenenleri yaşıyoruz. Neler pekiştirilmişse hayatımızda onları yapıyor, nelerden ceza almışsak sakınıyor veya kaçıyoruz. Hep dışarıda bir şeyler şekil veriyor hayatımıza.

Hayatımız boyunca bize, en yakınımızdakilerden başlayarak bir şeyler ezberletildi, öğretildi, dayatıldı, kafamızın içinde kalıplar oluşturuldu. Korkutulduk! Tüylerimiz diken diken oldu. Tir tir titredik bu korkulardan. Aslında ‘olmayan’, varmış gibi gösterilen sayıltılarla korkutulduk. Tersi de oldu. Olmayan şeylerle umutlandırıldık. Umut denizine sokulduk, çöllerde serap gösterildi bize. Dört köşeli şekiller, şekillendirdi hayatımızı.

            Bize, birileri söylemek istediklerini söyledi. Ne duymamızı istiyorlarsa ona göre konuştular bizimle. Bu konuşmalar ve dinlediklerimiz öyle uzun sürdü ki, artık bizde öyle konuşmaya ve onların kafasıyla dinlemeye başladık. Kalıplar oluşturuldu zihnimizde, kırılmamacasına!

            Öyle bir kafese konulduk ki, artık saha gitsek bu kafesten çıkamıyor. Sola gitsek parmaklıklara çarpıp geri dönüyoruz. İleride gitsek gerisin geriye dönüyoruz. Hep bu kafesin içinde dönüp duruyoruz. Sonra etrafımızdakilere, aynı bize yaptıkları gibi kafesin içinden, kafesin tüm özelliklerini en ince ayrıntısına kadar öyle anlatıyoruz ki, onu da kafesin içine alıyoruz. Bir kısır döngü misali… Sanki bize yapılanlar iyi bir şeymiş gibi, aynısını biz yapıyoruz. Ne yaptığımızı bilmeden, aslında kurtulmak istediğimiz yere, diğerlerini de çekiyoruz. Onların buna ihtiyacı varmış gibi…

            ‘İyi niyet’ dediğimiz parmaklıkların içine çekiyoruz, hem kendimizi hem de çevremizdekileri. O kadar uzun zamanda tamamlıyoruz ki, öyle büyük oluyor ki, kafesimiz tüm toplumu içine alabiliyor.

            Birilerinin kafesinde ‘sadece beslenmek uğruna’, birileri için binlerce besin değerinden sadece bir olan bir besin değeri için, canımızı verebiliyoruz. Pisliyoruz bu kafesin içine, koca bir toplumsal kafes oluyor ülke.

            Bir kartal geliyor uzaklardan süzüle süzüle, hasta diyoruz kartala. Kendi kafesimiz içinden. Öyle gözüküyor kafesin içinden. Bir an önce iyileşmesi gerekir diye onu iyileştirmeye çalışıyoruz. Ya da öldürmeye. Kafesin kapısını açma ihtimali olan o özgür varlığı, tüm gücümüzle kafesin içine çekmeye çalışıyoruz. Kendi ellerimizle, bizim de özgür olma ihtimalini yok ediyoruz.

            Herkesin, özgür kartala benzemesi gerekirken; ait olduğu yerde(gökyüzünde) olması gerekirken, parmaklıklar ve korkular yüzünden, özgürlüğümüzü yok ediyoruz. Kanatlarımızı, bizi biz yapan yanımızı hiç kullanamıyoruz. Kendi kafamızla düşünemiyoruz.

            Hayatınızda çaresizliği, güven eksikliğini ve korkuyu birçok kez hissettiniz. Bu hisler şimdiye kadar sizinle birlikte yaşadı. Hayat yolculuğu, bunların üstesinden gelme yolculuğudur. Bu hislerin üstesinden geldiğinizde, kendinizi fethedeceksiniz. Özgürlüğe doğru yolculuk yapmak, istemediklerinizi yapmak değil, muhteşem bir hayat yaşamak demektir.

DİĞER YAZARLAR
Recep ÇINAR
Önce “Ahlaki” Reform!
Selçuk Duranlar
VERGİ VE SONRASI
CELİL ÖZCAN
EDİRNE'NİN KURTULUŞU KUTLU OLSUN
MEHMET DENİZ
ÇALIŞMA HAYATINDAN BEKLENTİLERİMİZ
OLCAY DAL
Bir öğretmen ne ister?
ERCAN KERMAN
KES TIRAŞI
NURAN İKİZ
ŞEYTAN
Ahmet Acaroğlu
ÖĞRETMENLERE  SEVGİLERİMLE 
Şükrü Akıllı
ATATÜRK ÖLMEZ BİR İDEALDİR.
Numan Özgür METİN
ORMANYA-MAŞUKİYE-SAPANCA DOĞA TURU
TURAN ŞALLI
GÜZEL(ŞUKAR) PARTİ  ROMANLAR İTİBARSIZLAŞTIRILMAMALI
Levent Büdüş
GÖÇMEN KUŞLAR
Zafer Dereli
YILLIK İZİNLERDE HAK KAYBI OLMAMASI İÇİN BAŞVURUMUZU YAPTIK
M. ENİS ŞENSEVER
SANAT NE İŞE YARAR? Dilara ÇOLAK -2-
MUSTAFA ÇETİN
Alevilik ve toplumsal birlik
Hüseyin Erkin
Nehirlerimizden anlaşmalar çerçevesinde faydalanmalı
Ertan Çekiç
HAYAL GÜCÜ
İHSAN KÖSE
AZİZ OLMAK
Tülay Çağlarer
ATATÜRK ve ÇOCUK
Teoman ÖZÇUHACI
Pandemi büyük, geç olmadan ciddiye alalım
Psikolog. Buse BAŞKÖYLÜ
KORONAVİRÜS SALGINI SÜRECİNDE KAYGIMIZI YÖNETMEK
Derya Kurbay
Bunun sonu ne olacak?
Burhan Aytekin
19 Mayıs 2015 1938 yılında Coşkuyla Kutladığımız 19 Mayıs Gençlik Bayramı
EKREM KANTUR
Devlet ihtiyaç sahiplerine destek oluyor!
Yener Yaveroğlu
Allah’ın otu ıspanak neden beş lira?
ÜLKÜ VARLIK
TÜYAP DİYARBAKIR KİTAP FUARI (25/30 EYLÜL 2018) VE CAHIT SITKI TARANCI
Yaver Tetik
Sıcak Sulu Kalorifer Kazanı Yakma Talimatı:(4)
NEDİM ZOBAR
BÜYÜK ve KUTLU ZAFER