M. ENİS ŞENSEVER
Köy Enstitüleri ve Edirne resimleri
Yayın Tarihi: 12 Aralık 2019, Perşembe
Diğer Yazıları

Resimlerle Edirne sergisinin tanıtımında kısa bir öz geçmişi. Eğitimci, ressam ve fotoğraf sanatçısı diye başlıyor. Yapmış olduğu faaliyetlerine ve çalışmalarına, açmış olduğu sergilerine yer veriyor. Edirne’ye adanmış bir yaşam.

1930 Bulgaristan doğumlu. 1951’de Kepirtepe Köy Enstitüsü ve 1954 Gazi Eğitim Enstitüsü Resim İş Bölümü mezunu. 1957’de Malatya Akçadağ Öğretmen Okulu’nda, 1958’de ise Edirne Erkek Öğretmen Okulu’nda çalışıyor. 1968’de Edirne Güzel Sanatlar Galerisi kurucusu ve müdürü oluyor. 1977 tarihinde Edirne Mimarlık ve Mühendislik Akademisi’ne atanarak, Trakya Üniversitesi kuruluş çalışmalarına katılıyor. Mimarlık ve Eğitim Yüksek Okulu’nda(Eğitim Fak.)dersler veriyor. 1985’de Mimarlık Fakültesi’nden emekli oluyor.  Onun derslerine girdiği Eğitim Yüksek Okulu’na,1986 yılında ben atandım.

Edirne Fotoğrafçılar Derneği(EFOT) kurucularındandır. Edirne Kültür ve Sanat Deneği’nin kurucularındanız.  Mehmet SÜMBELLİ’nin başkanlığı döneminde ilk plâket kendisine verilmiştir. Fakat bu derneğin faaliyetleri 2010 yılında son bulmuştur. 2008 yılında 50 yıl resim sergisini açtı. Yurt içinde ve dışında kişisel ve karma sergilere katılmıştır. İlgi alanlarından biri de Fotoğrafçılıktır. Çeken, karanlık odada tab eden, arşivleyen. Ulusal Kırkpınar Fotoğraf yarışmasında 1. Ödülüne sahiptir. Ara GÜLER’in belgeselci fotoğrafçılığının Edirne yerelinde gönül vereni olmuştur. Üç Kırkpınar kitabı ve pehlivan afişleri ‘ni yayınladı. Her zaman değerli eşi ve oğulları yanında oldular. Emekli öğretmen Kutsal YILMAZ hanıma ayrıca saygılarımı iletiyorum. 

     Bu yazım bir sanat eleştirisi değildir. Yaşama dair hayatımıza dahil olanlar ve bizden yansıyanların bir toplamıdır sonuçta. Elbette Edirne resimlerine değineceğiz. 8 /25 Ekim 2019 tarihinde Güzel Sanatlar Fakültesi Fuayesinde(Eski İstasyon binası yolcu salonu) açılan ikinci Retrospektif sergisinin ardından Edirne görünümleri sergisidir. Edirne’ye geldiğinde Karaağacı görüp, işte benim şehrim dediği coğrafya. Tarihi dokusuyla, yerleşimiyle. Meriç, Tunca ve Arda’nın birleştiği su şehri Edirne’nin köprüleri, bir çekim merkezi oldu onun için. 1980 sıkıyönetim döneminde köprülerden resim yaparken karşılaştıkları Aziz NESİN’lik öykülere girecek nitelikte. Çalışırken gelen yetkilinin sorduğu soru, ‘sen bu köprüden bir delik çizmişsin, yoksa bombamı koyacaksın’ olmuş. İronik bir durum ama gerçek. 25 Kasım 2019 sergisinin açılış günü. Pazar gününe denk gelen öğretmenler günü, Edirne’nin kurtuluşu ve müzenin açılışının da birlikte kutlandığı özel bir gün. 3 sene önce Dr Siyami ERSEK Hastanesi’nde geçirdiği açık kalp ameliyatından buyana sağlığı ve bilinci iyi olmasına karşın, ağır ameliyatın ardından hareket kısıtlılığına da yol açmış. Ancak buna rağmen kürsüde yinede ayakta konuştu. Saygıdan. Anlatacak çok şeyi var. Konuşmasında,  Mehmet Enis ŞENSEVER’i burada söylemek istiyorum, yazılar yazıyor, katkıda bulunuyor demesi. Bu bir onurdur, çok teşekkür ediyorum.

Bu konuşmalar, bir dönemin görsel tarihi. Fakir BAYKURT’dan Cahit Orhan TÜTENGİL’e, ne anekdotlar var, dinliyoruz. Edirne’ye gelişinden sonra at arabasında gidiyorum diyor. Muhtemelen tahta bavulu da olmalı. Neden mi, aklıma İsmail Hakkı TONGUÇ’un İstanbul’dan Ankara’ya giderken anlattıkları geldi. Toz-toprak-ter, onlar davalarına inanmış insanlardı, ne olursa olsun baş koymuşlardı. Cumhuriyet şairi Cahit KÜLEBİ’nin ‘’Sivas yollarında’’  şiiri aklıma geliyor. (Varlık yayınları-1946) O yılların mahrumiyeti ve imkânları. Bu gün her şeye rağmen ne kadar şanslıyız. Canım Türkiyem.

Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali YÜCEL, Genel Müdür İ.Hakkı TONGUÇ(Tonguç baba).

Bu kadroları böyle bir araya getiremezsiniz. Eğer Türkiye’de İlk Öğretimde Resim İş Öğretimi dediğimizde bu işin piri TONGUÇ’tur. Almanya’da eğitimini tamamladı. BAUHAUSE’un yüzüncü yılı kutlanıyor.

 (1919-2019) Weimar kentinde Walter GROPİUS  tarafından kuruldu. Yapım evi-ev kurma anlamına gelen bu eğitim kurumu, Köy Enstitülerine de esin kaynağı olmuştur. Temel ilkesi iş için, iş içinde eğitimdir. İş içinde yaparak, yaşayarak anlayışı, eğitim ve öğretimde, resim iş derslerinde TONGUÇ ‘la bir başka ivme kazanmıştır. Yine Sanat Eğitiminde Bauhause  ekolü ile kurulan bir başka kurumumuz da tatbii ki Güzel Sanatlar Yüksek Okuludur. Bu gün Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak işlevine devam etmektedir.  Elimde, İ. Hakkı mahlasıyla 1932 yılında İstanbul Devlet Matbaası’nda siyah beyaz basılmış ’’Resim Elişleri ve San’at Terbiyesi’’ adlı kitabı var. Şunu söylemek gerekirse, Tayyip YILMAZ beyin 1951’de Kepirtepe’de başlayıp 1954’de Gazi Eğitim Resim İş Bölümünde devam eden eğitiminde, Tonguç terbiyesinin izlerinin olduğunu söylemeye gerek yoktur .

1980’e kadar Türkiye’de sanat kültürü ve eğitimi, iki koldan yürümüştür. 1882’de kurulan Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane.(Sanayi-i Nefise Mektebi) GUİLLEMET ‘nin teklif ettiği okul. Kurucusu Osman HAMDİ beydir. İlk önce erkek öğrencilere açıktı. Sonradan İnas Sanayi-i Nefise adıyla kızlar bölümü açılmıştır. Orta okuldan öğrenci alıyordu. 1928’de Güzel Sanatlar Akademisi adını aldı. 1969’da 1972 sayılı kanunla İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi adını almıştır. 4 Kasım 1981 tarihinde 2547 sayılı kanun ve 20 temmuz 1982 de 41 sayılı kanunla Mimar Sinan Üniversitesine dönüşmüştür. 5 yıllık eğitim sistemi 4 yıllık Lisans düzeyine çekilmiştir. 2003 tarihinde alınan kararla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi adıyla eğitimine devam etmektedir. İşlevi Sanat Formasyonu vermektir. İkincisi, 1947 tarihinde Gazi Eğitim Enstitüsü olarak eğitimine devam eden bir kurumdur. Önce, Gazi Öğretmen Okulu ve Eğitim Enstitüsü olan adı bu tarihte Gazi eğitim Enstitüsüne dönüşmüştür. Atatürk’ün talimatıyla 1926’da ‘’Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü ‘’ adıyla açılmıştır. 1929 yılında adı ‘’Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye  Enstitüsü ‘’ olarak değiştirilmiştir. 1976 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü adını almıştır. 1982 tarihinde Gazi Üniversitesi,  Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü olarak 4 yıllık Lisans eğitimine devam etmektedir. Eğitim süresi 2 yıldır. 1966’da yeni düzenlemeyle 3 yıla çıkmıştır. Sanat eğitimi ve öğretimi formasyonu vermektedir. Eğitim bilimleri bünyesinde Pedagojik eğitimin alanına girdiğinden Sanatta yeterlilik değil Doktora eğitimi düzeyindedir.  Dolayısıyla Sanat Eğitimcisi yetiştirmektedir. Hatta İstanbul ve Ankara merkezli çekişmenin de müsebbibi olmuşlardır. Halbuki bu iki kurumun işlevi farklıydı. Ancak Cumhuriyet tarihimizde kültür ve sanat ortamının belleğini oluşturmuşlardır. Daha sonraları Eğitim Enstitüleri diğer illerde de açılmıştır. Öğretmen okulları Lise seviyesine çekildiğinde seçili okullar, örneğin Çapa Öğretmen Lisesi bünyesinde Resim Seminerleri adı ile sürdürülmüştür.

Değerli öğretmenim Tayyip YILMAZ. Köy Enstitüsünden geldiği için, bu okullara değinmek gerekiyor. Ancak burada yazının seyrinde programları konumuz değil. Dönemin o koşullarında var olan bu kurumların bu gün için yeniden olması mümkün değildir. Bir iz olarak bıraktığı ruh ve  düşünce yapısı önemlidir.  Bu irade bir özgüven demektir.  Bu gün bile başarmak için size kimse talimat vermeyecek, inandığınız bir dava varsa kendinize bir görev telakki edeceksiniz. İşte o zaman Köy Enstitülerinin ruhundan bahsedebiliriz. 

Bu günlerde tv’de bir reklam var. Köyde bir öğretmen müsamere için çocuklara rol vermiş. Birine de Atatürk rolü düşmüş. Çocuk çok sıkıntılı, repliklerini söyleyemiyor.  Derken koyunlarıyla su yalağına gelen yaşlı çoban amcaya, ‘Ben nasıl Atatürk olurum?’ diye sorar.  Amca, ‘Tabi zor, kolay değil’ der. ‘Önce Mustafa’ydı, sonra Kemal oldu, sonra Gazi oldu, sonra da Atatürk oldu. Kalk bakem ayağa, as şindi çantanı sırtına, çek bakem karnını içine. Başını da kaldır, yürü bakem şindi’ der. Çocuk yolda yürürken durur ve döner, ‘oldu mu şimdi.’ Yaşlı amca, onurla gururla, ‘Olcek be Hüseyinim , hele sen bu yoldan ayrılma…’ Köy Enstitülerin ruhu buydu işte. Bu topraklarda Mustafa Kemaller tükenmez.

Her birimiz birer Mustafa Kemaliz . Kimse bir şey beklemeyecek yapacak. Tekalif-i milliye den bu günlere geldik. Biz batının kaşına gözüne aşık değildik. Mademki o şartlarda bilime ihtiyacımız vardı. Atatürk Sirkeci garında Avrupa’ya  öğrencileri yollarken ‘’Sizi kıvılcım gibi yolluyorum, ateş olup döneceksiniz,, diye seslenecektir. Bu görevi bu günde kendi ülkemizde yapmaya devam edeceğiz.  Kepirtepe Köy Enstitüsü ve dönemin Enstitülerinin eğitimi çok önemliydi. Edirne resimlerinden önce sevgili Tayyip hocamdan izinle, rol çalmadan, Köy Enstitüleri’nin kapanışı ile ilgili anekdotlara yer vereceğim.  Tayyip YILMAZ öğretmenimin Kepirtepeli olması nedeniyle yazıyorum. Köy Enstitüleri, eğitim tarihinde çok önemli bir olgudur.  Süreci de bir o kadar dikkat çekici sonla bitmiştir. Bunu yazmak zorunluluk haline geldi.   

Önce parantezi kapatalım. KEPİRTEPE  KÖY ENSTİTÜSÜ 14 Ekim 1938’de Edirne Karaağaç İstasyonunda, Köy Öğretmen Okulu ve Eğitim Kursu adıyla başladı. KEPİRTEPE ANADOLU Lisesi ile noktalandı. 81 yıllık tarihinde, 50 yıl öğretmen yetiştiren kurum olarak tarihe karıştı.

 Şimdi şöyle bir bakalım. 1938 de Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ün ölümüyle birlikte, tek parti(CHP)  döneminde hiziplerin su yüzüne çıktığını görüyoruz.  Metin AYDOĞAN, ‘’Türkiye üzerine notlar’’ adlı kitabında çok güzel belirtmiştir. Atatürk‘ün ölümünden bir gün sonra 11 Kasım 1938’de toplanan TBMM‘de İsmet İNÖNÜ oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçiliyor. Teamüller gereği Celal BAYAR hükümeti istifa ediyor. Ancak yeniden kendisi hükümeti kurmakla görevlendiriliyor. Nevarki yeni kabinede çok önemli iki değişiklik yapılıyor. İçişleri Bakanı Şükrü KAYA ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü ARAS’a yeni hükümette yer verilmiyor.  Bunun İ.İNÖNÜ’nün isteği ile yapıldığı biliniyor. 1939 Mart ayında yapılan erken seçimle, İNÖNÜ’nün seçtiği adaylar seçilmiş oldu. Atatürk’ün güven duyduğu, uzun yıllar birlikte çalıştığı devrimci kadrolar tasfiye edilmiş oldu. Atatürk ile çatışmaya giren Terakkiperver Fırka kurucuları ve karşıt tavır alanlar meclisde yer buldu. İnkılâp Tarihi dersleri veren Prof. Dr. Hikmet BAYUR, ‘Atatürk ölür ölmez aleyhinde bir cereyan(hareket) başlatılmıştır’ diye yazacaktır. Bu çok önemli gelişme bundan sonra olacaklar için bir işaret fişeğidir.  

Köy Enstitülerini kim kapattı?! Elbirliği ile kapatıldı. Bu golün pasını CHP verdi.

Kısa tarihçesi olarak aslında İlk Köy Öğretmen okulları, 789 sayılı kanunla 1926’da açıldı.

11 Haziran 1937’de ise 3238 sayılı kanunla Köy Eğitim Kursları açılır. 1 Ekim 1937’de ise ilk Köy Enstitüsü örnek uygulaması Eskişehir- Çifteler’de, ikincisi de 30 Ekim 1937’de İzmir- Kızılçullu’da başlar. Daha sonra 17 Nisan 1940’da 3803 sayılı Köy Enstitüleri yasası ile onaylanarak eğitim tarihimize geçmişlerdir.   

Deniyor ki, Köy Enstitülerini kim kapattı. CHP mi, Demokrat Parti mi?!.

Bu konu, bu güne kadar spekülasyonlara açık olarak geldi. Çok kişi de yazdı. Prof. Dr Ahmet SALTIK, Nazmi METİN(Kinyas KARTAL . Köy Enstitüleri neden kapatıldı).  Tek Parti döneminde(CHP) , 5 Ağustos 1946 tarihinde Hasan Ali YÜCEL’in bakanlığı bitiyor. 21 Eylül 1946’da ise İ. Hakkı TONGUÇ, genel müdürlükten ayrılıyor.  H.A. YÜCEL’in yerine getirilen Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin SİRER, Köy Enstitülerine karşı tavır alıyor. TONGUÇ baba artık kenara konuyor. Dönemin başbakanı ise Recep PEKER’dir. En gerici bir Milli Eğitim Bakanı vardır. 1947’de Köy Enstitülerinin(K.E )üretime dönük izlenceleri  tırpanlanmıştır. 19 Şubat 1947 tarihinde, K.E’nin en önemli 184 maddesi kaldırılmıştır. Okul gazetesi çıkarmak, bildiri dağıtıp halkı bilinçlendirmek, sosyal etkinliklerde bulunmak gibi faaliyetler bu madde kapsamındaydı. 27 Ekim 1947’de Yüksek Köy Enstitüleri, 28 Haziran 1948’de Eğitmen Kursları kapatılmıştır. Gerçek şu ki, daha 1946 yılında K.E’ler özelliğini yitirmiştir. R. Şemsettin SİRER döneminde , K.E lerin tabelaları indirilmiş ve yerine İlk Öğretim levhası asılmıştır. Bu gerici süreç böyle başlamıştır. Sorulabilir. Bir değişim, yenilenme gibi de bakılabilir mi?

Hayır, bu bir yenilenme değildi. Dolayısıyla Demokrat Parti de bu kapatılma sürecini yasallaştırmıştır. Bu golün pasını CHP vermiştir.

Bu süreç de karşımıza çok önemli bir figür çıkıyor. BRUKAN Aşiretinin lideri Kinyas KARTAL. Kapatılma sürecini tamamlayan adam. Kısaca ona da değineceğiz. Doğumu Çarlık Rusya’sıdır(1900). Kürt asıllı siyasetçi. Bu günkü Gürcistan – Ermenistan sınırları içinde bulunan BRUKİ/ BRUKAN Kürt Aşiretinin lideriydi. Tiflis Askeri Lisesi’nde ve Bakü Askeri Akademisi’nde(Harp Okulu) eğitim gördü. Kızıl Ordu’da görev almış ancak isteyerek değil. Aslında 1917 Ekim devriminde Menşevik yanlısıdır (Bolşevik karşıtı). Komünist değildir. Devrim yıllarında da askeri öğrencidir. Sovyet Ordusu’yla İRAN’a girer( KAZBİN kenti). ERİVAN şehri, NAHCIVAN Bölge Askeri Komiserliği’nde bulunur. Aşiretin öyküsü ise, 250-300 sene önce DİYARBAKIR’dan ERİVAN’a göç etmesidir. 1922’de TÜRKİYE’ye geliyorlar. Erivan’dan VAN’a. 27 Mayıs 1960 yılında,  ağa ile birlikte batı Anadolu’ya sürgün ediliyorlar. Sonra af yasası ile tekrar VAN’a dönüyorlar. Bu Aşiret, o yıllarda 5000 aile ve 400 bin nüfusa sahipti. 258 köyün egemeniydi.  İlerki yıllarda Adalet Partisi’nden  13,14,15,16 dönem milletvekilliği yapacaktır. 5 Haziran/17 Kasım 1977 tarihinde, en yaşlı üye olarak TBMM başkanı olarak meclisi yönetecektir. Bu aileye bakıldığında, Demokrat Partili(DP), Adalet Partili(AP) ve CHP’li yönetici ve vekiller de vardır. İşlerini kiminle hallediyorlarsa. Kinyas KARTAL’ın avukat yeğeni Halil KARTAL, CHP il Başkanı olmuştur. Amcasını da partiler üstü diye tanımlar! CHP’nin VAN’dan milletvekili adayı Kinyas KARTAL’ın oğlu Nadir KARTAL’dır ve onunla yola devam etmiştir? PKK’nın üst düzey yöneticilerinden Remzi KARTAL , bu aşiretin önde gelenidir?!...Kolları her yerdedir. Bunları sorgulamadan bir şeyi anlamak mümkün değildir.  Eski Genel Kurmay Başkanı İlker BAŞBUĞ bir ara Kürt açılımı için ideal adam diye bahsetmiştir ( örnek alınması için). Sözde K. KARTAL 22 sayfalık bir kitap( bildiri) dağıttığından bahsedilir. Ne çok milli, ulusalcıymış da biz bilememişiz. Hem Ulusalcı olacaksın, hem de aşiret gerçeği diye savunacaksın. Bu ne yaman bir çelişki. Politik tutumu her halinden bellidir.

Kendisiyle yapılan röportajlarda komünist olmadığını, K.E’lere karşı olmasının nedeninin de bu olmadığını söylüyor. Köy Enstitüleri’nin kapatılmasına karşı gerekçesi ise şudur: Benim 200 köyüm var, köylüler her şeyini bana sorarlar. Kim evlenecek, kim hasta, kimin para sorunu var vs. Burada benim sözüm geçer. 200 köye bu K.E’liler gelecek olursa benim burada ağalığım(otoritem)  biter! Çok partili sisteme geçiş dönemidir. 1950 seçimleri gelmiştir. Doğu Anadolu’dan topladığı ağalarla, bir de Eskişehir’den Emin SAZAK’ı da katarak Adnan MENDERES’in yanına giderler. Durumu anlatırlar. ‘Kapatmassanız size oy yok’ derler. 27 Ocak 1954 senesinde bu okullar resmen kapatılır. MENDERES de toprak ağasıydı. Bu gün hâlâ toprak reformu ve aşiret olgusunu kavrayamayanlar, ibretle görsünler.

Sevgili öğretmenim TAYYİP  bey, sizi anlatacakken araya Akademi ve Gazi Eğitimi sokmam, Köy Enstitüleri kapatılma gerçeğine, sizden rol çalarak değinmemden dolayı özür dilerim.

Değerli Tayyip YILMAZ öğretmenimin zaten kürsüde söylemeye çalıştıklarını ben biraz çizgiyi aşarak dile getiriyorum.  T. YILMAZ öğretmenimin yaşamını adadığı resim sanatı ve eğitimciliği, anlata geldiğimiz bu önemli dönemeçlerden geçerek kilometre taşlarını oluşturur. Dediğimiz gibi bir sanat eleştirisi yapmıyoruz.  Ancak, E.H. GOMBRRICH‘in, sanat tarihi değil, sanatın tarihi ifadesi gibi, sanat formasyonun ile sanat eğit bilimi formasyonunu da mutlaka ayırmalıyız. Eksiklerimizi gidermek için Cumhuriyetin kuruluşuna kendimizi adadık. Okullarda eğitimi sağladık, bir yandan da kişisel anlamda sanatsal eğilimlerimizi de geliştirme yollarına baktık. Sanat konusunda aç bir tolum olarak yurt dışına farklı eğitimler için gidenlerin bir kısmı ya ressam ya da heykeltıraş olara yurda dönmedi mi? Gazi Eğitim’de hem sanat eğitimcisi, hem de akademi gibi sanatçı kimlikli bir yol izledi. Benim akademi çıkışlı olmam, akademinin tarihi, bu gelişmelerin temelini birlikte attılar. Bu gözle bakmasanız bu tarihi gelişimi anlayamazsınız. Ne koşullarla bu güne geldiğimizi, ne emekler sonucu şimdi karşınızda  duran yapıtları da kavrayamazsınız. Tayyip bey Ankara’da, Gazi’den hocası Şinasi BARUTÇU’yu özlemle yad ediyor. Fotoğraf konusunda ilk renkli çekimleri yapan kişi olarak gıptayla anlatıyor. Ondan çok etkilenmiş. Fotoğrafı ona sevdiren bu hocasını hiç unutabilirmi. Edirne arşivleri oluşabilirmiydi. Bu kadroların ellerine sağlık. Şimdi rahmetle anıyoruz.  Sanat eleştirisiz asla olmaz. Eleştirel bir bakış zaten bizim eğitimimizin bir parçasıdır. Bir formu yorumlamak önce nesnel bir sorgulama ile başlar. Ona yükleyeceğimiz anlamla bütünleşir.

Adam olacak çocuk resim eğitiminde de belli olur. Kimini tutamazsınız, uçar gider. Yolunu çizer, hedeflerini koyar.  Tabi sistem içinde şans da arar. Günün kısır siyasi polemikleri içinde yem olmadan. Bizde yolu açık olsun deriz. Bu gün halkımızın sanat olgusuna şaşı bakmasının nedeni, yönetsel zafiyetler,  yetersiz ve liyakatsız kişilerin sorumluluk almalarından kaynaklanır. Sanatın da bir iş eylem olduğu pek kavranamaz. Her üretim süreci gibi sanatsal üretim de belli bir uğraş ve emeğe dayanır. Her emeğin de bir karşılığı olmalıdır. Sanatı metalaştırma anlamında değil. Bir ederinin de olması anlamında söylüyoruz. Kurumların satın alma uhdesinde hala sorunlar var. Özel sektör sanata ve spora katkı oranında % 50 vergi muafiyetinden yararlanıyor. Bunu biraz sorgulamak gerekiyor. Eğer entelektüel bir burjuvadan söz edecekseniz sanata yaptığı yatırımla ölçeriz. Hatta üslupsal farklılıkları seçip değerlendirebilme kapasitesine de ulaşabilmiş.  Hem de sanatsal kimlikler ve ürete geldikleri yapıtlarını da ayırt edebilecek donelere sahip olarak. Para sahibi olmakla koleksiyoner olunmaz. Sıradan eşraftan burjuva olmaz. İrili ufaklı Kinyas Kartallar çıkar. Kırcasalih’e et çevirip rakı içemeye gidenden burjuva olmaz. Edirne’de yaşayan, yaşam bulmuş Tayyip YILMAZ bey de bu topluma mal olmuş, bir değer katmıştır. Hala da yaşadığı sürece de bunu yapma isteği ve arzusu ile doludur.

Edirne resimleri sergisi Osman İNCİ Müzesi’nde, müzenin de 2. yılı onuruna 25 Kasım/11 Aralık 2019 tarihlerinde,  Edirne şehrinden görünümlerle izleyicilere sunulmuştur. Köprüler şehri de denilen Edirne’nin merkezi konumunda olan Selimiye Camii, kentin periferisinden (dış çevre, etrafından, kenarında) görünümlerde bakıldığında, hep fon olarak resimlerinde yer alır. Kentlerin bir kimliği vardır. Edirne 88 yıl(1365-1453) başkent olmuş bir şehir. Buna bir de HADRİANOPOLİS, Roma garnizon ordugahını da katınız. Ufak tefek ama tarih dolu. Sivil ve dini mimari zengini bir şehir.  Eğer tercihiniz Vedut (tarihi kent resimleri) bir anlayışla peyzajlar çıkarmaksa bu şehir aradığına bunu sunmaktadır.  Tayyip beyin Köprüler serisi Edirne’ye özgü Vedut resimlerini oluştururlar.(Vedute, 18 yy . İtalyan ekolü)  Şehrin coğrafyası topografik olarak Buçuktepe dışında yükseltisi olmayan yeknesak bir görünüme sahiptir. Su yatakları coğrafyanın sıfır kodu ise köprülerden geriye mutlaka yükselen bir eğim olacaktır. Ancak Selimiye Camii bu durağan, statik peyzaja dinamizm kazandırmaktadır. Dikey formlar hep bir enerji boyutunu içerir, hareket katar. Şimdi bir düşünün. Selimiye Camii olmasaydı ya da Tayyip beyin resimlerinden Selimiye Camii’ni çıkartın. Ne göreceksiniz? Resimlerin bütün hareketliliği ve derinlik etkisi bir anda biter.(Resim -8) Aklıma P. CÉZANNE nin resimlerinde  Aix en Provence den çalıştığı Sainte – Victoire  dağı geldi. Her peyzajında mutlaka bunu resimlemesi gibi. Çünkü genç bir oluşum olan aşınımı devam eden konik tepeli bir dağ. Her şeyi ile estetik. Bu dağ resimlerini bilenler Tayyip beyin Selimiye siluetleri ile bir senkronize etsinler. Bakın konu ne cami, ne dağ. Plastik açıdan bakıyoruz. Fark ettiniz değil mi? Selimiye Camii’ni geriye attığınızda muazzam bir atmosfer ve derinlik etkisi sağlamış oluyorsunuz.  Burada detay değil siluetler önemli. Çok daha estetik ve sıcak geliyor insana. Fakat kadrajlamada çok spesifik bir gözle yorumlara da gidebilirsiniz. Bu da kişinin psişik algısına bağlıdır. Selimiye Camii manzaralarını tamamlayan en önemli bir enstrüman olmuştur.  Tabi sırasıyla köprüleri ve çeşmeleri de. 

Tabi bu gün fotoğraf çekmek isteyenlere de temel kural, kadraja oturtulacak objelerin seçimidir. O nedenle resme dahil edeceğimiz her objeyi düşünerek taşırız. Elimizde bir yüzey var. Şimdi bu alanı

tanzim ediyoruz. Klasik tasvir geleneğinde kendinize bir bakış noktası belirliyorsunuz. Eğer doğadan

yola çıkacaksanız karşınızda panoramik bir ortam var. Ancak kâğıdınız sınırlı ve sonsuz değil. O yüzden bu tutuğunuz alanın doğanın ancak bir bölümünü içine alır. Bir vizör gibi. O nedenle doğaya açılan bir pencere tanımını getiriyoruz. Aslında bir Açık kompozisyon yöntemi. Çünkü sizin elinizdeki yüzeye yani kâğıda aktardığınızın bir kısmı kağıdınızda ve kağıdınızın kenarlarını aşıyor. Yani devam ediyor. Vizörün alanını dekupe etmiş oluyoruz. Okullarda öğrencilerimize kartondan paspartu gibi içi boş pencereler yaptırırdık.  Bakıp görebilsinler diye. Ama bazen bunu bile isteye, peyzajı bile sınırlandırdığımız oluyor. Resmin soluna ya da sağına isteyerek koyduğunuz formlar bir mekan algısı yaratıp diğer alandan koparıp sınırlandırabiliyor. Tayyip beyin peyzajlarına bir de bu gözle bakın. Sanki ödev veriyormuş gibi soruyorum. Ancak bu gözle bakınca resmin sizi nasıl kanalize ettiğini göreceksiniz. Ressamlar resimlerini oluştururken izleyicinin ne yöne bakmasını bile planlamışlardır. Sizi istediği yöne baktırır. Bunu bilmiş olmak belki de bir galeride sizi istenciniz dışında nasıl yönlendirildiğinizin de farkında olmanızı sağlar. Bu nedenle sergi düzenleyicilerinin çok profesyonel olmaları gerekir. Bunu sizler en basit anlamda hangi resmin yanına hangi resmin asılabileceğini düşünmeniz bile bu yönlendirme tercihini kavradığınızı göstermiyor mu?  Ne sihirdir, ne de keramet.  Geniş zamanların masalcılarıdır sanat adamları. Algılarımızla biraz oynayıverirler. Metafor ustasıdırlar. Orada gördüğünüz yaprak değil bir fırça dokunuşudur.  Akademik çizimlerde bir resimdir sonuçta. Bir illüzyondur. Sanatın Bir yanılsama boyutu olduğunu hiç unutmamak kaydıyla.

Fotoğrafçılığı belgesel çekimlerdir. Profesyonel anlamda olmasa da açtığı fotoğraf atölyesinde bir dönem piyasa tarzında vesikalık çekimler de yaptı.  Belki 20 seneyi aşıyor. Bu günkü polis parkının yan sokağında yarı bodrum, dışarıdan birkaç basamakla inilen stüdyosu vardı. Klasik analog makinalar. Filmin asasına, enstantaneye ve ışığa göre ayarı manuel yapılan. Karanlık odası ayrı bir dünya. Tespit banyoları ile negatif çekilen fotoğrafların pozitife dönüşümü, bu odalarda yapılırdı. Filimlerin yanmaması için yakılan loş kırmızı ışığı kim hatırlıyor. Film kutusunda 36 pozlu filimler. Ayarını yapamazsanız  5-6 pozu harcadığınız. Dijital dönem gibi değil. Bu gün herkes androit işlemci akıllı cep telefonu ile fotoğraf çekiyor. Bir teknik meseleydi fotoğraf çekmek. Gerçekten emek isteyen. Siyah beyaz dönemin sepya tonundaki fotoğrafların kokusunu bilir misiniz?..  Bir mesleğe başlayınca tozunu yuttu bir kere bırakamaz denirdi ya. İşte öyle bir şey.

Doğru olmasa bile sanki resimlerinden çok fotoğraflarının öne çıkması, o dönemlerde Edirne’yi çekimleri ile belgelendirmiş olmasındandır. Şu veya bu saikle bunlara ihtiyacı olanların yolu Tayyip beyden geçiyor da ondan. Tayyip beyin gönülden yaptığı bu işi kendisi de biliyordu. Bir gün bunlara ihtiyaç duyulacağını. Bu gün haklı bir cazibeye sahiptir.  Öne çıkmak böyle bir şeydir.

Şunu da belirtelim. Teknik anlamda fotoğrafçı olmayabilirsiniz. Ama görsel anlamda en iyi kadrajlamayı ressamlar yapar.  Resim sanatının içinden gelen biri olarak Tayyip beyin fotoğraf aşkı da burada önem kazanıyor.  Resim sanatında H. WÖLFFLİN’in sanat tarihinin temel kavramları kitabından esinleniyoruz.  Açık- Kapalı kompozisyon ilkesinden hareketle .  Tayyip beyin Peyzaj( Manzara-Görünüm) resimleri ile fotoğrafları üzerine bir tespit daha yapalım.  Acaba fotoğrafın vizörü ile baktığı için mi peyzajlarını resimledi, yoksa resimlerinin bakış açısını mı fotoğrafa taşıdı. Fotoğrafik kesme diye bir tabir vardır. Deklanşöre bastığınızda kamera nereyi görüyorsa çeker. Vizörün alanı kadar filme yansır. Etrafından koparır alır. Dolayısıyla resim sanatındaki açık kompozisyon tanımının karşılığını görmüş olursunuz. Ne demek bu, aslında konu kadrajın dışında devam ediyordur. Siz vizörün alanı kadarını kesip koparmışsınız demektir. E. DEGAS aynı zamanda fotoğraf çekiyordu. Resimlerine de bu fotoğrafik kesmeyi adapte etti. Balerin resimleri ünlüdür.

Bir bakıyorsunuz tuvalinin bir kenarında kesilmiş yarısı olmayan figürler. Resim sanatında tasvirsel anlayışla birincil elemanlar kesilmez. Destekleyici elemanlar kesilebilir. Masa üzerindeki meyve tabağı bölünmez ama masanın bir kısmını resme sokmaya bilirsiniz.  Ancak sanat adamı isterse tesadüfe değil düzenleme ile vizörün içine dahil olacak kompozisyonu da kurar.  Konunun dışarıya taşmadığı

kapalı kompozisyonu da kurgular ve çeker. Aynı şekilde de resmedebilirsiniz de. Ancak buna rağmen TAYYİP beyin hem resimlerinde, hem de fotoğraflarında klasik betimleme anlayışına bağlı kalarak temanın merkeze alındığı birincil anlatım öğesine odaklı anlayışı görürsünüz. İşte Hacı Adil bey çeşmesi, Meriç köprüsü ya da Köprübaşı sokağından( Stadyumun yan sokağı) Selimiye Camii ya da Kıyıktan Görünüm gibi.Resmin merkeze alınan tema açık kompozisyonun içinde kapalı kompozisyon etkisi verir.

Manzara(peyzaj)resimleri Geç Gotik- Rönesans dönemine kadar resim türü değil konulu dış mekan(fr. extérieur ) kompozisyonlarında bir fon olarak kullanılmıştır doğal olarak. Giderek Romantizm ve Empresyonizm ile birlikte başlı başına çalışma alanını oluşturacaktır.(J. Constable J.M.W Turner .İng) Barbizon Okulu ve açık hava ressamlarıyla(İng. Pleinair ) devreye girecektir. Daha önceki atölye ressamları iç mekânlarda aydınlanmayı yağ kandilleri ile sağladıklarından karanlık ortamları loşluğu resimlerine yansıyordu. Barok sanatın aşırı ışık–gölgeci(Chıaroscuro-Tenebriz)tekniğinde formlarda gölgelerde eriyip gider( M.M. Caravaggio). Doğanın gözlenmesiyle 17-18 yy da bilim ve 19 yy da sanayileşme, çağın buluşları resim sanatına da yansımıştır. Renk Teorileri

 (Chevreul –Tamamlayıcı renk yasası)) bir kimyacının getirdiği ile öğretilere geçmiştir. Sıcak tonlarla ışığı, soğuk tonlarla gölgeleri resmetmek böylece izlenimcilerin temel ilkesi olmuştur. Tabii, 20 yy son çeyreği ile empresyonizm bir sanatsal ifade tarzı değildir artık. Türk resmine Tanzimat ile giren batı etkisindeki resim algısı, Primitifler ve Oryantalistler hariç temelini oluşturur. İbrahim ÇALLI kuşağının altını çizelim. İzlenimciliğin getirdiği saf temiz ve pastel tonlara değin ışıklı renkleri kullanmak revaç dadır. Nazmi Ziya GÜRAN en önemli temsilcisidir. Tayyip bey özelinde ise manzaranın resmedilişinde etken olan hava perspektifinin özelliği sonucu sıcak ve soğuk gri tonlar paletini oluşturur. Bu atmosferin gereği olarak mor maviler ve kontrastları sarı ve turuncular öne çıkar. Çok da naif bir duyarlılıkla çalıştığını söyleyebiliriz. Bunun paralelinde Tayyip YILMAZ resminde bizde bir hayli etkili olan gecikmiş empresyonizmin izlenimlerini yağlı boyalarında görebiliyoruz. Bu durum, Türk resminin 1930-40’lı yıllarında hayli etkili olmuştur.

Tayyip beyin yağlı boyalarında küçük tuşeleri, kimi kez serbest serbest sürüşlerle kimikezde  ritmik yan yana dokunuşlarla görebilmekteyiz. Çok geniş ve atraksiyonel bir fırçası yoktur. Son derece disipline bir uygulama biçimi. Serbest oynadığı alan gökyüzüdür. Ağaçlar da öyle. Detay değil bütünün bıraktığı izlenim önemlidir.  Son derece kuralcı G. SEURAT gibi olmasa da C.PİSSARRO’nun ritmik dokunuşlarına kıyasla daha serbest bir versiyonu olarak bakmak da mümkün. Belki A. SISLEY yada C. MONET. 

 Bir saptamada bulunalım. Görüyor musunuz, bütün örneklemeleri batı sanatı kriterlerine göre yapıyoruz. Şunu da sormadan edemeyeceğiz. Karşılaştırmalarımız batı sanatı mı olmalıydı? Zahir GÜVEMLİ , Resim Sanatı ve Türk Resmi adlı kitabında, ‘eğer LEVNİ geleneğini geliştirip(Formatlayıp) sürdürebilseydik  bize özgü bir sanatımız olurdu’ diyor. Bu genel bir yorum. Kuşkusuz olabilirdi. Baktığımızda Japon Enstamplarından İran Minyatürüne yayılan doğu sanatı. Asya kültüründe hacimlere karşın ağırlıklı olarak betimlemede Planimetrik- düzlemsel ve lekesel bir anlayışın farklı versiyonlarını  görebiliyoruz. Mehmet(Muhammet) KARAKALEM de dahil  pirimitif biçimlendirmelere gidebilecek hatlara rağmen, bozkırın sanatında  GRECO BUDİST geleneği, bir sentezi o yıllarda sağlayabilmiştir. Ancak, Türk sanatında batı aktarmacılığının üzerinde önemle durmalıyız. Tabi bizim yüz yıllara varan geleneğimizde resim sanatı yok değildi. Minyatür geleneği de bizim Asyavi bir toplum olduğumuz gerçeğini ortaya koyar.

Ne yapmalıyız, konusu  bu yazının dışına çıkar. Arayış içindeyiz sözleri, önemli bir sorunu çözüyormuş havasına sokar. Bunu içimizden analiz edersek anlayabiliriz. Yoksa sorgulamadan benimsemekle  doku uyuşmazlığı yaşarız. Ne var ki Akademik, hacme dayalı tasvir anlayışı bize çok şey katmıştır. Nesnel dış dünyanın çözümlenmesi, figüratif resmin sağlamlığını aktarabilme adına biçim olarak bu sorunu irdelemiş olmamız, doğu batı sentezinde bir şeyleri de kotardığımıza inanıyorum. Peki bizim insanımızın arayışı ne oldu. Batı etkisi altında yol gösteren olmayınca kendine bir yol yapmak düştü.  Bizdeki empresyonizmin tanımı da şu oldu. Batı etkisinde Türk empresyonizmi . Son günlerin adlandırmasıyla Hibrit bir emopresyonizm ortaya çıktı. Bunu  kötü anlamda söylemiyorum. 20 yy ilk 50 yılına damgasını vurdu. Bunu saf yüreklilikle kullana gelen çok ressamımız oldu. Kendi içlerinde entegre ederek çok güzel işler de ortaya çıkardılar. Tayyip Yılmaz hocamız da bu katagori içinde kendine özgü ürünler vermiştir. Tayyip beyi yazarken, bir ölçüde de olsa genel eğilimimizi yazmış oldum. Tayyip YILMAZ resmi için de Türk resmi gibi oldu. Bu gün hala 20 yy  Avrupası  ve 1945 sonrası Amerikan sanatı bizde çok etkilidir. Hala neyin sanatını yapıyoruzun bir tahlilini doğru dürüst yapmış değiliz.       

 Tayyip beyin yağlı boyaları, fotoğrafları, suluboyaları, çizimleri ve renklendirilmiş desenleri çalışmalarının esasını oluşturuyor. Sanıyorum yakın zamanda açtığı Retrospektif sergisinde yer  verdiği  1954 senesi yapımı BİNGÖL adlı resmi  bir suluboyadır. Eksteriör–konulu dış mekan çalışması olup o yılların tüm hocalarında görmeye alışık olduğumuz konulardandır. Bir dönemin İstihsal- Üretim başlıklı resimlerini anımsıyorum. Üretime dönük kırsalın yaşamını anlatıyor. Elinde ip eğiren köylü kızı, eşek ve kuzular. Konunun içeriği köylü kızı olunca figürler ön plana çekiliyor, eğer konu peyzaj olsaydı daha geride yer verip coğrafyayı baz alırdı. Nefis bir kompozisyon. Çay lekesi tadında renklerle toprak insanlarını hissettiren bir çalışma. Ölçülü kırık tonlarda kırmızı ve komplemanteri  olan yeşilin tonları. Uyumlu ve dengeli. Sulu boya tekniği en zor uygulamadır. Her resim tekniğinin ayrı bir çalışma biçimi vardır. Saraçhane Köprüsü ve Selimiye II (Son dönem çalışmasıdır)( Resim–13/14) suluboyalarını da burada ayrıca örnek verebiliriz. Sulu boya zor bir tekniktir. Yağlı boya, akrilik gibi renkleri paletimizde kararak tonlar elde ederiz, kapatıcıdır. Sulu boyanın özelliği şeffaf(Transparan)olmasıdır. Onun için beyaz boya yoktur. Ancak pigment olarak Guaj boyanın beyaz rengi vardır.  Dolayısıyla kâğıdın beyazını renk kabul ederiz. Renkleri sulandırarak en açık tonlardan başlarız. Hava perspektifi gereği önce sürdüğümüz bu tonlar arka planı oluşturacaklardır. Hafif gri ve puslu renkler. Resmimizde öne çıkmasını istediklerimizi biraz daha koyu tonlarla, altaki renklerin üzerine sürerek oluştururuz. Kademeli bir çalışma gerektirir. Suluboyada Beyaz renkle açmak gibi bir formül yoktur.  Kâğıt uygulama tekniği olduğundan, fırçayla sürdüğümüz anda kâğıt boyayı emer. Silemezsiniz. Temkinli çalışmak zorundasınız. Yeri gelmişken resmin uygulama türleri ve teknikleri de ayrı bir uzmanlık ister. Tayyip beyin suluboyalarına baktığımızda,  bizde Cafer BATER tarzının en temiz uygulamalarını görürüz. Bu kuru tarz tekniğidir.  Kâğıt ıslatılmaz. Suluboya sürülüp bırakıldığında fırça izlerini görebiliriz. Boya sulandırıldığından renk olarak karılmasa da, ayrı ayrı sulandırılmış renkleri belli oralarda fırçamıza alıp diğer sulandırılmış renge damlattığımızda karıştırmadan alıp sürdüğümüzde kendi içinde degrade geçişlerde oluşturulabilir. Çalışma esnasında baş vurulan yöntemlerdir. Bunların çoğunu Tayyip beyin suluboyalarında görebiliriz.

Çalışmalarının çok daha önemli bir kısmı ise renklendirilmiş desenleridir.( Fr. Desing Colore ) Kimi kez B serisi yumuşak karakalemlerle, kimi kez de mürekkepli kalemlerle de çalışabiliyoruz. Tükenmez gibi kalemler üzerine suluboya çalışıldığında dağılma olmaz. Mürekkep ıslanınca dağılabilir. Sanki ıslak teknik uygulaması gibi değerler verebilir. Bu çizimler etüt bazında da olabilir eskiz niteliğinde de. Kurşun kalem çizimlerin üzerine renklendirme yapılabilir. Ya da suluboya eskiz niteliğinde çalışılıp üzerine mürekkepli kalemlerle desen de çizilebilinir. Özgün anlatımın gereği çizgi değerlerinin kalınlığı kişiye kalmıştır. Kıyıktan Edirne resminde olduğu gibi, Orta İmaret mutfak bacası çizimini örnek verebiliriz. Burada desenlerine  de kısaca değinirsek, akademik olmayan daha çok belli ölçülerde  stilize edilmiş, deformasyonları da içeren serbest çizimlerdir.  İzlenimci tandaslı vurgularla üsluplaşma eğilimli bir formaysa sahiptir. Kimi çizimlerinde de eskiz niteliğinde dekoratif unsurlarda gözlemlenir. Bir vakitler Edirne çizimi buna bir örnektir. Çizgi hem edilgen hem de formu oluştururken bağımsız ve etken bir unsur olabiliyor. Hatta formu aşan doğaçlamalara da yönelebiliyor. Çizgi tek başına bir piktural elaman olarak mizahi değerleri de ihtiva edebiliyor. Bunun dışında Çizgilerle Edirne( Edirne in Dravings) , Resimlerle Edirne gibi, çalışmalarından oluşan katalog kitapları da yayınlanmıştır. 

Özetlemem gerekirse, kişilik anlamında üslup ya da tarz diye açıklamak ne kadar doğrudur. Etkileşim derseniz, bu işin özünde de bu vardır. İlla değişim şartı da getiremezsiniz. Tabii bir de kendini tekrarlamak gibi adlandırmalarda yapılıyor. Şunu unutuyoruz, her şey bir doyum meselesidir. Mutlaka özgün bir değer ortaya koymak gibi bir zorlama da olmaz. Peki öyleyse ne olmalıdır. Elinizin altındaki materyali iyi tanımalısınız. Sizce en iyi nasıl kullanabiliyorsanız, o sizsiniz demektir. Başkası değilsiniz. Taşı mı biçimlendiriyoruz, önce iyi bir heykeltıraş olmalıyız. Önce iyi bir ressam olmalıyız. Tayyip öğretmenim de bir ressam, ben de bir ressamım. Sanat ve sanatçılık aşkın bir olgudur. Üst düzey bir döngünün ulaştığı noktadır. Belki de nadir görebileceğimiz kişilerdir sanatçılar. Hiç abartmadan kendini bir yerlere oturtabilmektir. Cahil cüretkârlığı ile her koşulda sanatçı lafını kullanmak bizleri rahatsız ediyor. 

Ustalarımızın ellerinden öpüyor, hayatta olmayanlara da en derin saygılarımızı sunuyoruz. Ellerine sağlık Tayyip öğretmenim.

Düzeltme: Kinyas Kartal  55/A ile birlikte Batı Anadolu’ya sürüldü.

DİĞER YAZARLAR
NURAN İKİZ
KORKU
Recep ÇINAR
Özgül ağırlık!    
Levent Büdüş
 MİRASTA ÜÇÜNCÜ KİŞİLER
Ahmet Acaroğlu
 İYİ  ŞEYLER  YAPMALI
Numan Özgür METİN
MİS KOKULU LAVANTA TARLASINDA FOTOĞRAF ETKİNLİĞİ
CELİL ÖZCAN
AMASYA GENELGESİNİN 101. YILI KUTLU OLSUN
TURAN ŞALLI
Evleri yıkılan Romanların çaresizliği
ERCAN KERMAN
KOCA BOZGUN-DOKSANÜÇ HARBİ
Şükrü Akıllı
BU ANLAYIŞLA ÇEVREYE BEDEL ÖDEYECEĞİZ!
Ertan Çekiç
MUTLU ETMEK
İHSAN KÖSE
AZİZ OLMAK
M. ENİS ŞENSEVER
Mavi rengin ustasını yitirdik (3)
Tülay Çağlarer
ATATÜRK ve ÇOCUK
Teoman ÖZÇUHACI
Pandemi büyük, geç olmadan ciddiye alalım
Psikolog. Buse BAŞKÖYLÜ
KORONAVİRÜS SALGINI SÜRECİNDE KAYGIMIZI YÖNETMEK
Selçuk Duranlar
YÖNETİM VE YÖNETİCİ
Derya Kurbay
Bunun sonu ne olacak?
Hüseyin Erkin
EDİRNEDE SİYASİ PARTİLER DEMOKRASİSİ…
Zafer Dereli
Rapor sonundaişe başlamadan yıllık izin kullanabilir miyim?
Burhan Aytekin
19 Mayıs 2015 1938 yılında Coşkuyla Kutladığımız 19 Mayıs Gençlik Bayramı
MUSTAFA ÇETİN
Alevilik ve toplumsal birlik
EKREM KANTUR
Devlet ihtiyaç sahiplerine destek oluyor!
Yener Yaveroğlu
Allah’ın otu ıspanak neden beş lira?
ÜLKÜ VARLIK
TÜYAP DİYARBAKIR KİTAP FUARI (25/30 EYLÜL 2018) VE CAHIT SITKI TARANCI
Yaver Tetik
Sıcak Sulu Kalorifer Kazanı Yakma Talimatı:(4)
NEDİM ZOBAR
BÜYÜK ve KUTLU ZAFER