Tülay Çağlarer
Atatürk:’En güç devrim müzik devrimi’
Yayın Tarihi: 13 Kasım 2019, Çarşamba
Diğer Yazıları

10 Kasım 2019 Pazar günü Atatürk’ümüzün ebediyete intikalinin 81’inci yıldönümünü, değişik programlarla andık. 10 Kasım tarihini içine alan hafta, Atatürk haftası kabul edildiğinden hafta boyunca gerekli etkinliklerin yapılmasına devam edilecek. O’nun yaşamı, fikirleri, devrimleri anlatılacak. Bir de en sevdiği şarkılar hatırlanıp, çalınacak, söylenecek. Ben de bu özel haftada, Atatürk’ün “En güç devrimimiz müzik devrimidir.” Sözünden yola çıkarak O’nun müziğe olan ilgisini, yaşamında yakınında bulunanların anılarından, siz okurlarla paylaşmak istiyorum.

Yazıma başlıkta yer alan sözün hikâyesiyle başlayacağım.

Malum Atatürk’ün akşam sofraları meşhurdur. Ordinaryus Prof.Sadi Irmak, böyle bir toplantının hikâyesini şöyle anlatıyor:

“Bir gece toplantısında: Atatürk’ün yepyeni bir konu ortaya attığını gördüm.

-En güç devrim nedir?

Sıra ile hepimizin yanıtını bekliyordu. Bazı arkadaşlar, bütün devrimler birbirinden güçtür, dediler. Sıra bana gelince en güç devrim laikliktir, dedim. Nitekim bugün de hâlâ o kanıdayım. Ama Atatürk yanıtlarımızın hiçbirisini beğenmedi. Bizi bir süre duraksamada bıraktıktan sonra:
- En güç devrim, dedi, müzik devrimidir. Şaşkınlığımızı yüzümüzde okumuşçasına devam etti:
- Çünkü müzik devrimi kişiye kendi iç dünyasını unutturmayı, sonra da yeni bir aleme yönelmeyi gerektirir. Onun için çok zordur.
Kısa bir susma oldu. Işıklar saçan gözünü üzerlerimizde gezdirerek ekledi:
- Çok zordur ama, yapılacaktır, dedi.”

Atatürk her fırsatta amatör, profesyonel birçok sanatçıyı Ankara ve İstanbul’da huzuruna davet ederek dinlerdi. Yine bir akşam yazarlarımızdan Ahmet Rasim, Tanburacı Osman pehlivan, bağlama ustası Sadi Yaver Ataman’ı Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’le tanıştırırlar. İşte Sadi Yaver Ataman’ın Atatürk’le tanışma hikâyesi:

“1927 Temmuz ayında bir akşamüstü, zamanın ünlü yazarlarından Ahmet Rasim Bey, Tanburacı Osman pehlivanla beni, bir akşam Dolmabahçe Sarayı'na götürmüştü. Anadolu'dan İstanbul'a tahsile gelmiş 17- 18 yaşlarında bir gençtim. Ahmet Rasim Bey, beni Kadıköy şark musıkisi cemiyetinden tanıyordu. Bağlama çaldığımı da bildiği için Atatürk'e beni de dinletmek istemiş.

O sırada (1927) halk musıkisi diye meydanda bir şey yoktu. Köylerde kapalı bir folklor hayatı vardı.

Memleketimizde henüz yeni kurulmuş, İstanbul büyük postanesinin üst katında yayınlar yapan radyoda, ağırlığını klâsik Türk musıkisi fasılları teşkil eden programlar arasında, Halk musıkisi olarak, bir Tanburacı Osman pehlivan, bir de ben vardım.

O zaman yeni bir hareket sayılan bu yayınları Atatürk dinlemiş, ya da dinleyenlerden duymuş olacak ki, daha önce tanıdığı Osman pehlivanla beni de dinlemek istemiş olacaktı.

O akşam böyle seçkin bir toplantıya ilk kez girmiş olmanın hele Atatürk gibi gönlümüzde yüceliğini hissettiğimiz büyük bir insanın huzurunda bulunmanın aşırı heyecanı içinde, salona girdiğimde, uzun yemek masasının baştarafında oturan Atatürk'ü yüreğim çarparak selamladım. Başını hafifçe eğerek salamımızı aldı.

Ahmet Rasim Bey'i gayet nazik bir gülümsemeyle:

- Şöyle buyrun, Ahmet Rasim beyefendi, diye yanına çağırdı.

Bizi, büyük yemek masasının karşısına gelen yerde, küçük bir masaya oturttular.

Bir Anadolu çocuğu için, ilk anda bana garip görünen, beyaz ceketli, papyon gravatlı, siyah pantolonlu, gayet şık garsonlardan biri yanımıza gelerek: Ne içeceğimizi, sordu. Osman pehlivan, rakı istedi. Biraz sonra, küçük bir sürahi rakı, küçük tabaklar içinde çeşitli mezelerle sofrayı donattı, bardaklara rakı koyarak gitti.

Ben içki içmediğim için, kadehe el sürmedim. Osman pehlivan, bardaktaki rakıyı bir hamlede içti. Boğazına son derece düşkün bir adam olan pehlivan, küçük tabaklardaki mezeleri de sildi süpürdü.

Kaçamak bakışlarla Atatürk'e bakıyordum. Son derece hareketli mimiklerle konuşuyordu. Ne konuştuğunu, aradaki mesafe dolayısıyla pek duymuyordum.

Bir ara gözü bize ilişti, yerinden kalktı, bize doğru geldi, ayağa kalkarak tâzimle selamladık.

Osman pehlivanı evvelce tanıdığı için, Rumeli şivesiyle:

- A be pehlivan ağa, tamburayı sıpırtıriyermisin ba? diye takıldı. Osman pehlivan, aynı şive ile cevap verdi:

- Arada kâzi (sırada) sıpırtıriyerim be paşam.

Atatürk, sofradaki boş tabakaları görünce, durumu anlamış, garsona işaret ederek, sofrayı yeniden donatmasını istemişti.

Ahmet Rasim Bey, beni takdim etti:

- Efendim, Anadolu sazı çalışıyor, istidatlı bir genç.

Atatürk, hafif bir gülücükle elini uzattı. Saygı ile elini öptüm, eli sıcak ve yumuşaktı. Biraz ötede bir koltuğa oturdu. Tanb. Osman pehlivanın çalıp okuduğu birkaç Rumeli Türküsünden sonra, Ahmet Rasim beyin bir işaretiyle bir zeybek havası çaldım. Atatürk, aynı havayı bir kere daha çalmamı istedi. Tekrar çaldım, bitirdikten sonra, ayağa kalktı, yanımıza geldi. Bana hitap ederek.

- Güzel çalıyorsun, dedi. Bu sazı nerede öğrendin?

- Safranbolu'da öğrendim efendim.

- Sen oralı mısın?

- Evet efendim.

- İstanbul'a niçin geldin?

- Tahsil için geldim efendim.

- Ne tahsil edeceksin?

- Dişçi okuluna girdim. Türkiyat enstitüsüne (Türkoloji) ve konservatuara da devam ediyorum efendim.

- O iyi işte, sanatı bilgi ile techiz etmekte fayda vardır. Heyecanım, yavaş yavaş geçiriyordu. Atatürk:

- Bununla (sazla) bir taksim yapabilir misin? diye sordu.

- Bir bozlak ayağı yapayım efendim, dedim.

- O ne demek?

- Bir uzunhava çeşididir efendim.

- Uzunhava dediğin, gazel gibi bir şey mi?

- Bazı farklar vardır efendim.

- Ne gibi?

Artık iyice açılmıştım. Bu büyük insanın, etrafına ferahlık veren yumuşak bir havası vardı. Belli ki, beni imtihan ediyordu. Sâfiyâne cevaplar verişim, hoşuna gitmiş olacak ki, hafif bir gülükle beni dinliyordu.

- Gazelin kendine has üslûbu ve icra tarzı olduğuna, matla, denilen bir girişten başlayarak, zemin, meyan, karar gibi, şekle ait safhaları bulunduğunu, taban seslerden başlayarak çıkıcı bir seyirle, Türk musıkisinin sesle yapılan birtaksim niteliği taşıdığını, uzunhavaların ise, böyle bir şekle tâbi olmadığını, her bölgeye mahsus, değişik ağızlar halinde, genellikle doruk seslerden başlayarak taban seslere inen, serbest ölçülü bir ırlama tarzı olduğunu, hiç kekelemeden anlatmaya çalıştım.

Atatürk:

- Irlama ne demek? diye sordu.

- Bozlak tarzı uzunhavaların yaygın olduğu, yaylacı Türk toplulukları arasında, genellikle türkü çağırmaya ırlama denildiğini söyledim.

- Haydi öyleyse dinleyelim, dediler.

Atatürk'ün konu ile ilgilenmesi, hele saz çalışımı beğenmesi, içime bir ferahlık vermiş, cesaretimi artırmıştı. Bir bozlak ayağı yaparak, bir oyun havasına bağladım.

Bitirdikten sonra, sazı kendisine vermemi istedi, aldı, tellerine bir iki dokundu ve hiç unutamadığım şu sözleri söyledi:

"Genç arkadaşıma teşekkür ederim, bize Anadolu'nun güzel havasını getirdi. Beyler, bu bir Türk sazıdır. Bu küçük sazın bağrında bir milletin kültürü dile geliyor. Bir milletin kültür ve sanat hareketlerini ve seviyesini, milli geleneklerine bağlı kalarak, medeni dünyanın kendisine ayak uydurmaya mecbur olduğumuzu unutmamalıyız, bunu bu vesileyle ile de söylemekten memnunum. Bu küçük sazın bağrından kopan nağmeleri, bu istikamette geliştirmeye ve değerlendirmeye kıymet ve ehemmiyet verilmelidir."

 

Türk Sanat Müziği bestecisi ve tanbur sanatçısı Refik Fersan da Atatürk’ün sofralarında bulunmuştur. İşte onun ağzından da bir hikâye:

“Bir başka akşam, fasıldan sonra bir semai çalarak konsere son verdik. Atatürk şöyle dedi:
- Her fasıl peşrevle başlıyor, saz semaisiyle bitiyor. Dörder "hane" olarak yapılan bu eserlerin, özellikle saz semailerinin tavrı aşağı yukarı birbirlerinin aynı. Bizlere heyecan verecek, ruhumuzu okşayacak zeybek havaları gibi kıvrak ezgilerle düzenlenseydiler olmaz mıydı? Acaba bestekârlarımız neden bunu göz önünde tutmamışlar?
Gazi'nin bu buluşları harikaydı. O ara salon orkestrası konserine başladı. Yerimden kalktım. Beni de ilgilendiren bu buluş üzerine hemen bir eser yazmak ve hemen orada arzularını yerine getirmek için tenha bir yere çekildim. Bir kâğıt parçasına o anda doğan ezgileri Hamparsum notasıyla tespit ettim, dördüncü haneye de zeybek temposunda bir oyun havası ekledim. 15 dakika gibi kısa bir sürede oluşturduğum bu eseri bir daha gözden geçirdim, kendim de beğendim.

Mükemmel bir "Nakriz Saz Semaisi" bestelenmişti.
Yirminci dakikada salona girdiğim zaman orkestra dans havaları çalmaya devam ediyor, Atatürk sofra başında yanındakilerle konuşuyordu. Beni görünce:
- Neredeydin?
- Paşam, emirlerinizi yerine getirmek üzere dışarıya çıkmış idim. Müsaade buyurursanız, şimdi bestelediğim "Nikriz Saz Semaisi"ni dinleteceğim.
Paşa hayret etmişti. Derhal tamburla eseri çalmaya başladım. İlgiyle, dikkatle izliyordu. Son hanenin zeybek usullerine başlar başlamaz:
- Bravo! Aferin evladım... diyerek arkalarında İnönü'nün de bulunduğu konuklarına:
- Haydi bakalım, hepimiz zeybek oynayacağız!
Tekrar tekrar bu eseri çaldırdılar ve zeybek oynadılar.”

Şarkı ve türküleri dinlemekten pekçok zevk alan Atatürk, zaman zaman okunan şarkılara eşlik de eder, oynanan halk oyunlarına da katılırdı. Bazı Rumeli türküleri, O’nun sesinden notalara dökülmüş olup müzik repertuarımızda yer almıştır. En sevdiği sanatçılar Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Münir Nurettin, Selahttin Pınar, Saadettin Kaynak… En sevdiği şarkılar da Vardar Ovası, Olmaz İlaç Sine-i Sad Pareme, Mani Oluyor Halimi Takrire Hicabım, Alişimin Kaşları Kare, Cana Rakibi Handan Edersin, Köşküm Var Deryaya Karşı.

Atatürk’ü saygıyla, sevgiyle ve özlemle anıyoruz. Ruhu Şadolsun!..

DİĞER YAZARLAR
Ahmet Acaroğlu
POLİTİK MAYINLAR  ve KÜLTÜREL TUZAKLAR 
Recep ÇINAR
Domuzdan post, gâvurdan dost olmazmış!      
ERCAN KERMAN
TÜRKİYE GLOBALLEŞMİŞ
Seyide ESEN
ETUS’la geçmişe yolculuk
Selçuk Duranlar
İHRACAT
Zafer Dereli
KALICI BİR REFAH PAYI UYGULAMASI İSTİYORUZ
MELTEM BABACIK (dytmeltembabacik@gmail.com) (inst: 360beslenme)
KIŞ MEVSİMİNDE ZAYIFLAMANIN YOLLARI
Şükrü Akıllı
EMEKLİYİ YOK SAYARSANIZ….
NURAN İKİZ
Bir Yeni Yıl Hikâyesi
Doç. Dr. Yeliz YEŞİL
Stresle Başa Çıkmak İçin Çeşitli Tavsiyeler
Numan Özgür METİN
GÜNÜBİRLİK GÖKÇEADA
TURAN ŞALLI (Roman Sivil Toplum Gönüllüsü)
Roman vatandaşlar nerede?
MUSTAFA ÇETİN
Alevilik ve toplumsal birlik
M. ENİS ŞENSEVER
Anadolu Uygarlıklarından İzler – Panel ve Sergi (3)
HAMİT PUHALOĞLU
Kefenin Cebi Yok…
ŞAHVER HÖBEK
Çocuklarda Nefes Farkındalığı
Mehmet Ali ESMER
BİR YANGIN HABERİNİN DÜŞÜNDÜRDÜĞÜ
OLCAY DAL
Cumhuriyet nedir ?
Ertan Çekiç
İNSANLARA NE İSTEDİĞİNİ SORSAYDIM, DAHA HIZLI GİDEN AT ÜRETİRDİM
CELİL ÖZCAN
SAKARYA ZAFERİ’NİN 100. YILI KUTLU OLSUN!
İHSAN KÖSE
İZ BIRAKANLAR
Hüseyin Erkin
FİYATLARI YÜKSELEN KİMYASAL GÜBRE FOTOĞRAFI
ÖZCAN AYGÜN
EDİRNE GAZİ OSMAN PAŞA ORTAOKULUNUN KAZANDIĞI ULUSAL BAŞARI VE ÇANAKKALE SAVAŞLARININ 106. YIL DÖNÜMÜ
MUSTAFA ERSOY
MUHALEFET ETMEK, BOZGUNCULUK MU? İHANET ETMEK Mİ?
Tülay Çağlarer
ATATÜRK ve ÇOCUK
Teoman ÖZÇUHACI
MESAFELER VE ÖLÇÜLER - ÖLÇÜTLER
Burhan Aytekin
19 Mayıs Gençlik Bayramı Kutlu Olsun
Yener Yaveroğlu
Allah’ın otu ıspanak neden beş lira?
ÜLKÜ VARLIK
TÜYAP DİYARBAKIR KİTAP FUARI (25/30 EYLÜL 2018) VE CAHIT SITKI TARANCI
Yaver Tetik
Sıcak Sulu Kalorifer Kazanı Yakma Talimatı:(4)
NEDİM ZOBAR
BÜYÜK ve KUTLU ZAFER
Mehmet Ali ESMER
Hüsnü Sarıgül
ABDULLAH GÜRGÜN
ŞAHVER HÖBEK