Burhan Aytekin
Mitolojide Türkler
Yayın Tarihi: 06 Temmuz 2019, Cumartesi
Diğer Yazıları

Bir milletin manevi varlığı hakkında hüküm verebilmek için onun inanışlarını, adetlerini, ahlakını, türkülerini, törelerini öğrenmek gerekir.

Her türlü bilimin batıdan kaynaklandığını düşünmek, kendimizi bilmemek, küçük görmek ve tarihimizi tanımamaktır. Batılı devletlerden çok önce sporu akademik düzeyle incelemiş, yapmış ve kitaplar yazmış bir ulusun çocuklarıyız. Ama Latin harflerinin kabulünden sonra atalarımızın yazdığı o değerli yazma kitapları kitapçılarda yok pahasına satmışız. Bir bölümü de halen dış ülke kütüphanelerindedir…

Her millet, milli kültürünü yaşatmak ve var oluşu ile kahramanlarının öykülerini gelecek kuşaklara aktarmak için destanlar oluşturmuştur. Bu destanlar genelde nesir ve manzum olarak yazılmış olup, heykel, anıt resim ve minyatür şekilde sembolleştirilmiştir. Bu kültür konusunu inceleyen bileme “Mitoloji” denilse de dilimizde “Destan” sözcüğünden daha çok “Mitoloji” sözcüğü kullanılır.

Türkler’in de, milli kültürümüzü yansıtan destanlarımız mitolojimiz vardır. Fakat bizimkiler diğer milletlerin mitolojisinden çok farklıdır. Yunan mitolojisinde örnek kişi, kahraman kadın da olabilir erkek de… Sonun da ya tanrı veya tanrıçadır. Bizim mitolojimizde ise kahraman tümüyle erkektir. Tanrı ise daha üst düzeyde kalır. Kadın, ya tanrının kızı veya halktan bir kişi olup, tamamen kahramanın etrafını süsleyen bir motiftir.

Yunan Mitolojisinde Kahramanlar

Yunan mitolojisinde, tanrı veya tanrıça olan kahramanın öyküsü, aşk, güzellik, kuvvet, san’at, cesaret gibi özelliklerle süslenir. Türk destanlarında ise, 40 yiğit, 40 ince kız, kurt, kuş, at, savaş aletleri, çeşitli spor oyunları, dünya görüşü, eski töreler, milli birlik duyguları, aşk ve kadından önce gelir(Geniş bilgi için Bkz. Prof. Dr. Bahaeddin Öge, Tük Mitolojisi, Ankara, 1971, C.1. (M. K. 1971 AD 3700).

İslamiyet’ten önceki dönemlere ait Türk mitolojisi yansıtan heykel ve minyatürler ile resimlere bakılırsa, kahramanlar (Alpler) tamamen at üzerinde silahlarını kuşanmış bir cengâver olarak gösterilmiştir. Yunan mitolojisinde ise, savaş sahnelerinde bile çıplak denecek kadar soyunmuş kadınlar ve aşk figürleri görülür.

Hristiyan olan milletlerin bugünkü mitolojileri, Hristiyanlığı kabul etmeden önceki mitolojilerinden farklı olduğu gibi, biz Türkler’in de bugünkü destanlarımız İslamiyet’ten önceki yani Şamanizm çağı destanlarından farklıdır. Bu fark, konunun özünden ziyade anlatılış şeklinde görülür.

Mitolojide Türk Kahramanları

Türk destanları, ilk söylendiği zaman şüphesiz ki manzum idi. Bunun nedeni de, manzum yazılmış bir destanın kulağa hoş gelmesi, değiştirilmesinin güç oluşu, kısa ve öz olması nedeniyle ozanlar tarafından bestelenip, kopuz ile söylenebilmesidir sanıyoruz.(Türk destanlarından nesir halinde ilk yazılanı Oğuz destanıdır. Moğollar’ın “Gizli Tarih” ni yazan İlhanlı tarihçi Reşid-ed-din tarihine değiştirip nesir olarak almıştır.)

Türk mitolojisinde, destanın kahramanı olan kişi, genelde bir Alp’in yapması gereken savaşları yaparak yücelir, ya Alp’lik unvanını alır veya Oğuz Destanı’nda, Manas Destanı’nda ve Orhun Anıtları’nda olduğu gibi sonunda ulusun Han’ı olur. Bununla beraber, onun etrafında her birisi birer Alp veya Alp-Eren olan kırk yiğit bulunur. Bu Kırk Yiğitiçinde soylu Alpler olduğu gibi halk arasından çıkmış Alpler de vardır.

Türk mitolojisinde adına destan düzülen Alpler’in savaşlarından önce mutlaka o Alp’in soyu ve doğumu anlatılır.

Diğer Türk destanlarında, Alpler’in ilk defa varoluşları, hemen hemen aynı çağa yani dünyanın ilk oluşuna kadar götürülür. İlk başlangıç tarihi ne zaman olursa olsun, milli kültürümüzde Alpler Çağı diyebileceğimiz bir çağ süreci inkâr edilemez. Bu çok uzun çağın ilk Alpler’i kimlerdir? Şüphesiz ki bunu bilmemiz mümkün değildir. Ama batı Türkleri’ndeki son Alp’in de Köroğlu olduğunu söylemek yanlış olmaz.

İslamiyet’ten önce Türkler

Türkler’in Buda ve Mani dinlerini kabul etmeden önceki dönemde Alpler dinlerin mistik etkisinde kalmadan tamamen kahramanlığa özge maddi ve manevi verilere kavuşacağı düşüncesi ve inancıyla savaşıyordu. Bu verilerden maddi olanlar savaşta kazandığı mal, esir, at vs. ganaimlerdi. Manevi olanlar ise, Alp adını alarak yaşadığı sürece çevresinde ve öldükten (uçtuğu, bulut çöktürdüğü) sonra da tanrı yanında saygı görmesiydi. Bu inançtan ötürü, öldükleri sonra da Tanrı’ya Alp olduğunu kanıtlayabilmek için, bindiği atlar ve sağlığında kullandığı silahları kendisiyle birlikte mezarına gömülürdü.

Alpler’in giyim ve kuşamları

Saçlar uzun, gür ve örülmüş alının üzerinden başa ipekten bir bez sarılış ve bunun ucu arkadan omuza doğru sarkıtılmış. Elbise, yünden dokunmuş olup içine “kurtak” denilen ve dize kadar uzun gömlek giyilmiş, Sırta kaplan veya ayı postu kürk, bacaklara yine yünden dokunmuş “çakşır” giyilmiş. Belde Alp’in kahramanlık derecesini belirten demirden, gümüşten veya altından yapılmış, kıymetli taşlarla süslü kemer (Esin, a.g.m., s.77), ayağa deriden çizme, başa yukarısı sivri üzeri iki boynuzlu Tulga vegerektiğinde üste giyilen deri parçalarından veya madenden yapılmış zırh…(Atıf Kahraman, Osmanlı Devleti’nde Spor, T.C. Kültü Bakanlığı Yayınları 1697, Başvuru Kitapları Dizisi 27, Ankara-1995, sh. 1-4)

Osmanlı Devletinden Cumhuriyete Türk Güreşi

Osmanlı Devleti’nde spor, savaşa har olma eğitinin bir parçası olarak yapıldığı için sporu yöneten özel bir kuruluş yoktu.

Devletin kuruluş ve yükseliş dönemlerinde yapılan tekkeler, her ne kadar spor kulüpleri gibi yalnız spor yapan eğitim yerleri ise de, devlet ancak bunların gelir ve gider hesabını alır, başvuru olmadıkça yönetimine ve eğitimine karışmazdı. Tımarlı sipahiler ile Rumeli Akıncıları da zorunlu oldukları kadar sayıda biniciyi ve atı eğitir savaşa hazır bulundururlardı.

Enderun’da spor yapılması ve personel sayısı ise tamamen padişahın isteğine ve görüşüne bağlıydı. O dilerse sporcu sayısını çoğaltır, dilerse azaltabilir, hatta bir spor türünün yapılmasını tamamen yasak edebilirdi. Bu nedenle, saray kuruluşundaki güreşçiler bölüğü bir padişah zamanında var iken başka bir padişah zamanında da tamamen kaldırılmıştır.

Osmanlı Devleti’nin bu tür spor anlayışı ve yönetimi, 19 uncu yüzyılın sonlarına kadar süre geldi. Sultan II. Abdülhamid döneminde yapancı uyruklular İstanbul, İzmir ve Selanik’de Avrupa ülkelerindeki gibi spor kulüpleri açmaya başladılar. Bunu Osmanlı vatandaşı olan Rumlar, Ermeniler ve Museviler izledi.

Koca Yusuf’un 1984 yılı Paris’e ve 1898’de Amerika’ya gidişi. Kara Ahmed’in 1899 yılında Cihan Şampiyonu oluşu ve yiğitçe sevimli hareketleri batılı sporsever halkın Türkler’e sempati duymalarına neden oldu. Artık her güreş turnuvasında mutlaka birkaç Türk güreşçinin bulunması zorunlu olmuştu.

İkinci Meşrutiyet döneminde de hükümetlerin yeni spor politikası olmadı. Güreş yarışmaları kulüplerin ve Osmanlı Donanma Cemiyeti’nin himayesiyle yapılarak 1912 yılına gelindi.

Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı nedeniyle yıkılmakta olan Osmanlı Devleti’nin sporla uğraşacak durumu da yoktu. Yine de Türk kulüplerinde futbol ile beraber Greko-Romen güreş çalışmaları da yapılıyordu. Bu kulüplerin başında Galatasaray, Beşiktaş Jimnastik, Anadolu, İttihadı Milli Spor, Türk Gücü, Haliç İdman, Kumkapı… Kulüpleri geliyordu.

Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın 20 Mart 1923 tarihinde İstanbul’da Şehzadebaşı’ndaki Terbiye-i Belediye Kulübü’nde yaptığı toplantıda. Ahmet Fetgeri (Aşeni) başkanlığında, İsmail Hakkı (Vefa), Hamdi, Kemal, Sami, Seyfi ve Nazmi beylerden oluşan Güreş ve Boks Federasyonu kurularak Türk güreşini yönetmeye başladı.

Bu günkü “6 Temmuz 2019 Cumartesi” 2019 yılı 658 inci Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri yazılarımı sonlandırdım. Kısmet olursa 2020 yılı 659 uncu Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşlerde buluşmak üzere hoşça kalın. (Atıf Kahraman, Kültür Bakanlığı Yayınları 1029, Kültür Eserleri Dizisi 133, Ankara-1989, sh. 208-212)

Burhan Aytekin

Faydalandığım Kaynaklar

  • Atıf Kahraman, Osmanlı Devleti’nde Spor, T.C. Kültü Bakanlığı Yayınları 1697, Başvuru Kitapları Dizisi 27, Ankara-1995
  • Atıf Kahraman, Kültür Bakanlığı Yayınları 1029, Kültür Eserleri Dizisi 133, Ankara-1989
DİĞER YAZARLAR
Derya Kurbay
Bir dünya liderinden bahsediyorum
ERCAN KERMAN
Tuzla içmeleri
Psikolog. Buse BAŞKÖYLÜ
Çocuklarda Şiddet ve Etkileri
Recep ÇINAR
‘Nuh’un gemisine de binmek var, ‘Titanik’e de!
Ahmet Acaroğlu
Yerel yönetimler ve yerel basın
NURAN İKİZ
Yararlı buluşlar
TURAN ŞALLI
Bizim evde demokrasi vardı. Seçim zamanlarında annem babamdan dayak yerdi
Tülay Çağlarer
Atatürk:’En güç devrim müzik devrimi’
Şükrü Akıllı
EDİRNELİLERİN TİYATRO SEVGİSİ VE KÜLTÜR YOKSUNLUĞU
Selçuk Duranlar
Edirne, 2023’ e hazır mı? (2)
Zafer Dereli
KAMUDAKİ İŞÇİLER GEÇİCİ GÖREVLENDİRİLEBİLİR Mİ?
Ertan Çekiç
İYİMSERLİK DE ÖĞRENİLEBİLİR. NASIL MI?
Teoman ÖZÇUHACI
ORTAYA KARIŞIK, LEZZETLİ BİR GAP TURU
CELİL ÖZCAN
BİTMEYECEK, TÜKENMEYECEK BİR IŞIKTIR ATATÜRK!
Burhan Aytekin
Mitolojide Türkler
MUSTAFA ÇETİN
Alevilik ve toplumsal birlik
EKREM KANTUR
Devlet ihtiyaç sahiplerine destek oluyor!
Numan Özgür METİN
Sonbaharda Marmara`nın Saklı Cennetlerine yolculuk
M. ENİS ŞENSEVER
Soner TUNA’nın ardından
Yener Yaveroğlu
Allah’ın otu ıspanak neden beş lira?
ÜLKÜ VARLIK
TÜYAP DİYARBAKIR KİTAP FUARI (25/30 EYLÜL 2018) VE CAHIT SITKI TARANCI
Yaver Tetik
Sıcak Sulu Kalorifer Kazanı Yakma Talimatı:(4)
NEDİM ZOBAR
BÜYÜK ve KUTLU ZAFER