Tülay Çağlarer
Ramazan ayının geleneği: Mahya
Yayın Tarihi: 29 Mayıs 2019, Çarşamba
Diğer Yazıları

Yazıya mahyanın tarifi ile kelime anlamını açıklamakla başlayayım. “Mahya nedir?” diye sorduğumuzda herkesten aynı cevabı alırız. Ramazan ayına mahsus olmak üzere çifte minareli camilerde iki minare arasına gerilen iplere kandillerin veya elektrik ampullerinin asılması suretiyle yazılan çeşitli ışıklı motiflerdir. Sözlükteki karşılığı ise yalnız ramazan ayına muhsus olmak itibariyle “Aylık” manasına “Mahya” denilmiştir.

Mahya kelimesinin hangi kelimeden türediğine bakmak için yazar Ahmet Rasim’in görüşüne başvurmak gerekiyor. Ahmet Rasim, mahya sözcüğünü Farsça “Mahiye” kelimesinden türemiş olabileceğini söyler. Mahiye Farsça “aya özgü” , “ay gibi” anlamlarına gelmektedir. Ahmet Rasim, “müheyya” kelimesine dikkat çekerek müheyya’nın Farsçada “sıralanmış” anlamına geldiğini, mahya kelimesinin “müheyya” kelimesinden Türkçeleşmiş olabileceğine de dikkat çekiyor.

Osmanlı devletinde asılan ilk mahyanın hikâyesini de hatırlayalım.

Mahyanın mazisinin Sultan 1. Ahmet zamanında başladığı rivayet edilir. Bir anlatılışa göre Fatih Camii müezzinlerinden Kefeli Ahmet Efendinin işleyip padişaha hediye ettiği bir çevre mahyacılığın doğuşuna sebep olmuştur. Padişah 1. Ahmet, çok beyendiği çevrenin üstündeki yazı ve resimlerin, minareler arasında, kandillerle işlenebileceğini düşünerek devrin sanat erbabına bunu denemesini emretmiş. 1616-1617 yılında da padişahın beğendiği çevre mahya olarak Sultan Ahmet Camiinin minareleri arasına asıldı, mahyacılık sanatı da böyle doğmuş oldu.

Osmanlıda ramazan hilalinin görünmesi için özel memurlar görevlendirilirdi. Özel memurlar şaban ayının son gecelerinde Beyazıt’taki yangın kulesiyle Fatih ve Süleymaniye gibi selatin camilerinde nöbet tutmaya başlarlardı. Ramazan hilalini gören memurlar hemen şeyhlülislamın huzuruna çıkarak durumu arzedelerdi. Şeyhlülislam hemen Temsili Hilal Mahkemisini kurar ve bu mahmede ramazanın başladığına karar verilir. Hemen davulculara da talimat verilirdi.

Davulcular davullarıyla ramazanın geldiğini halka duyururlardı. Bu arada Temsili Hilal Mahmekesinin kapısında Süleymaniye Camii mahyacıbaşısı da hazır bulunurdu. O da müjdeyi alır almaz camiye gider, ustalara işaret verirdi. Diğer mahyacıların da gözü Süleymaniye Camii’nde olurdu. Mahyayı görürgörmez onlar da kendilerinin hazırladıkları mahyayı asarlardı. Böylece ramazanın başlamasıyla camiler süslenir, İstanbul görsel bir şölene bürünürdü.

Milli mücadelenin kadın kahramanı Yazar, Öğretmen Halide Edip Adıvar, çocukluk anılarını anlattığı “Mor Salkımlı Ev”de, sütbabasının omuzunda teravih namazını kılmak için Süleymaniye Camiine giderken gördüğü mahyayı nasıl anlatıyor.

“Minareden minareye havada uzanan ışıktan yazılar, mavi kubbede ne garip ve tabiatüstü bir ruh temsilcisiydi. Ramazanı karşılayan bu nurdan yazılar, beni belki Belşazzar’ın duvarda gördüğü yazılar kadar şaşırttı. (Belşazzar Babil Prensi, Babil’in son Kralı Nabonidus’un oğludur. Belşazzar’ın verdiği bir ziyafet sırasında duvarda bazı yazılar belirir.) Karanlık ve esrarlı dar sokakların içinde sallanarak hareket eden o ışıkları kalabalığın en boylu adamının omuzundan seyrediyordum.”

Osmanlı devletinin son 300 yılını değerlendiren Alan Palmer’in Fransız elçisi Villeneuve’nin ağzından naklettiği cümlelerde mahya şöyle tasfir edilmektedir:

“Bir gece Pera(Beyoğlu) tepesinden İstanbul’a doğru bakan Villeneuve, cami kubbelerinin ateş parıltıları arasından görünüşüne hayran olmuştu. Gözle görülmez bir mekanizma sayesinde minareler arasına gerilen ipler kur’andan ayetleri sanki ateşle yazmıştı.”

Bilhassa Batı’da görülmesi mümkün olmayan mahya ve kandil kullanımı gibi uygulamalar yabancı seyyahların dikkatini çekmiş ve eserlerinde farklı usluplarla yer almıştır.

Ramazan mahyalarını hazırlamak zahmetli bir işti. Mahyacılar her akşam ayrı bir mahya kurmak için gün boyu çalışırlardı. Önce satranç kağıdı üzerinde yazı ve resim tasarımlarını geliştirirler, buna göre kandil sayısını, her kandilin sarkıtma ipleri üzerindeki yerlerini belirlerler, makaralı iplere düğümler atarlar, görüntünün kusursuz olması için provalar yaparlar, kandillere aynı ölçekte yağ koyarlar, fıstık çöpünden veya kavrulmuş tatlı su sazına pamuk sarıp fitiller hazırlarlar, kandilleri yuvarlak kutularına yerleştirirler. İftardan sonra da minare şerefelerinden kandilleri teker teker gergin halata salıverir, ışıklı kompozisyonu gerçekleştirirlerdi. Vatandaşlar her gece değişik olan mahyayı merakla beklerlerdi.

Ramazanlarda ve kandil gecelerinde, iç mahya, dış mahya, askı mahyası, zemin mahyası, gezdirme mahya, taraklı mahya, kaftanlama, kandil/fener, uçurtma gibi mahya kavramı içinde mütalaa edilen başka aydınlatma ve şenlik biçimleri de vardır.

Burada anılan şenlik biçimlerini de anlatmaya çalışayım. Minareler arasında veya tek kubbeli camilerde minare şerefesi ile kubbe alemi arasında kurulan mahyaya “dış mahya” denilirdi.

Caminin içinde, ana kubbenin yarıçapının iki noktası arasında, umumiyetle kıbleye yönelen cemaatin bakış yönüne göre veya kubbeden sarkıtılarak kurulan mahya da “iç mahya” olarak adlandırılırdı.

Bir de “askı mahyası” diye anılan mahya vardır ki bu mahyanın da Edirne selatin camilerinde kurulduğunu tarihler bildiriyor. Kentimizin en eski mahyacısı “Mesti” mahlaslı Hacı Aliş Ağanın(öl.1668) Meriç ırmağına direkler dikilerek “Askı Mahyası” kurduğu rivayet edilir.

Edirneliler’in çok yakından tanıdığı doktor, sanat ve tıp tarihçisi yazar, hat, teshib ve minyatür sanatçısı Süheyl Ünver, 1826 yılında Süleymaniye Camisinin minareleri arasında mahya kurmakla mahyacılığa başlayan Hazerfen Abdüllatif Efendinin kurduğu “hareketli mahya”lardan söz eder. Süleymaniye Camisi minareleri arasına üç hat çekilir, kandillerle ortadaki halata Azaplar Camii ve Unkapanı Köprüsü, üstteki halata bir araba, en alttaki halata da balık ve kayıklar resmedilir. Alttaki ve üstteki halatları ileri geri çeken Abdüllatif Efendi kayık ve balıkları hareket etmesini sağlardı. Bu gösteriye “Gezdirme mahya” denirdi.

Başka bir hareketli ışık gösterisi de “kandil uçurtma”dır. Uçurtmacı bir ipin ucunu şerefelerden birine, bir ucunu da cami avlusunda yüksekçe bir yere bağlar, teravih namazından sonra, kutulu bir kandili makara ile ipe geçirip diğer bir iple aşağı yukarı hareket ettirip namazdan çıkanları eğlendirirdi. Seyirciler de kutuyu boş çevirmezler, kandil kutusuna ramazan çöreği, şeker gibi şeyler koyarak uçurtmacıyı memnun ederlerdi.

Tek minareli camilerde uygulanabilen en estetik mahya “kaftan giydirmek”ti. Minare külahından şerefeye veya minare pabucuna kadar minareleri dikey bir şekilde ve birkaç hat halinde inen kandillerle donatmaktır. Kaftanlama bazen minare ile birlikte veya tek başına ana kubbe ve yan kubbeler üzerinde de uygulanırdı. Minarenin şerefesi ile kubbenin alemi arasına eğilimli halatlar üzerine kandil döşeyerek de aydınlatma yapılıyordu. Ama muhtemelen daha sınırlı uygulanıyordu.

Dr.Rıfat Osman, Süheyl Ünver’in eserlerinde çizimlerini gördüğümüz ve anlaşıldığı kadarıyla(sadece veya ilk defa) Edirne’de uygulanan, şerefelerden yana doğru uzatılan ve kandillerle donanmış, sırıklarla destekli, ağ biçiminde veya ters kubbe tarzında, daha istisnai ve enteresan kaftan giydirme şekilleri de vardır. Edirne’de şehrin Bulgarlar’dan geri alındığı günlerde Selimiye Camii’nin dört minaresine de kaftan giydirilmişti.

Camiilere ramazanın ilk yarısında yazılı, ikinci yarısında ise resimli mahyalar kurulurdu. Ramazanın ikinci yarısını çocuklar merakla beklerlerdi. Mahyalarda yer alan yandan çarklı, piyade kayığı, çifte kayık, kule, salıncak, kız kulesi, kayık ya da vapur, köprü, iki minareli ve kubbeli bir cami, açık bir şemsiye, çorba kasesi, çiçek, kuş motifleri, mahyaları izleyenleri heyecanlandırırdı.

İstanbul’un meşhur mahyacıları tarafından iplerin ve kandillerin hazırlanması dönemin çocukları ve yetişkinleri için bulunmaz bir eğlenceydi.

Ramazanda ve kandillerde yazılan mahyalardan birkaç örnek paylaşalım.

 Hoş geldin 11 Ayın Sultanı, Oruç Tut, Sıhhat Bul, Affet Allahım Bizi Affet, Birlik Rahmettir, Bismillahirahmanirayim, Edep Yahu, Helal Kazan Helal Ye, Nefsine Hakim ol.

Mahyalar sadece ramazan ve kandillerde kurulmamış, tarihimizin milli günlerinin akşamlarında da halkın duygu ve düşüncelerini dile getiren mahyalar kurulmuştur.

Edirneliler’in yakından tanıdığı şair, yazar, öğretmen, Halide Nusret Zorlutuna, böyle bir mahyayı okuduğu zamandaki anısını bakın nasıl anlatıyor.

“Mahyalar içinde bir mahya vardır ki, ömrümce unutamam. İstanbul’un mütareke felaketi içinde bunaldığı bir ramazandı. İstiklal Savaşı, Anadolu ufkunda bir umut güneşi gibi kah parlıyor, kah sönüyordu. Bir gece teravih namazından çıkanlar Beyazıt Camiinin minareleri arasında bir şaheser beyit gördüler. Yahya Kemal’in Akifane bir beyiti karanlık gökte ışık ışık parlıyordu.

‘Taki yükselsin ezanlarla müebbed namım

Galip et! Çünkü bu son ordusu İsamın’

Binlerce Müslüman yürek o gece bu duaya hıçkırarak ‘amin’ dedi.”

Cumhuriyet dönemindeki mahyaları incelediğimizde belirli günlere göre halka mesajlar veren mahyaları görürüz. Örneğin, milli mücadele yıllarında “Şehitlere Fatiha”, savaş zamanında “Hilal-i Ahmeri Unutma”, tutum haftasında “Yerli Malı Kullan”, İstanbul’un kurtuluş gününde Süleymaniye  Camiine asılan “Ne Mutlu Türküm Diyene” mahyaları gibi.

Edirne Selimiye Camii’ne de “Atatürk” ve “Var Ol İnöünü” mahyalarının asıldığını büyüklerimden duymuştum.

Mahya ve mahyacılık mesleğinin ilham kaynağı ve merkezi hep İstanbul olmuştur. Mahyacılığın İstanbul’a özgü, dinsel bir sanat olmasının sebebi, padişahların yaptırdığı, iki, dört, altı minareli selatin camilerinin bu kentte olmasıydı. Çünkü mahya kurmak için kaşılıklı iki minare bulunması gerekiyordu. Edirne ve Bursa camiilerinde mahya kurulması İstanbul’dan sonradır.

Vakıf kayıtlarından öğrenildiğine göre İstanbul mahyacılarından fikri ve fiili destek alan Bursa Ulu Camii ve Edirne Selimiye Camii’nin kendi mahyacıları da olmuştur.

Mahyacılık genellikle babadan oğula intikal eden bir meslekti. Ancak Osmanlı döneminde mahyacı olabilmek için adayın, Şura-yı Efkaf’ta ve şehrin ileri gelenlerinden bir jüri önünde meslekte yeterli bilgiye sahip olduklarını ıspatlamaları gerekiyordu. Mahyacılar, daha çok ramazan ayında bir ay çalışıp yılın geri kalan kısmını çırak yetiştirerek geçirirlerdi.

Günümüzde Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde çalışan son mahyacı olarak anılan 44 yıllık Mahya Ustası Kahraman Yıldız, ekibiyle şehir şehir dolaşarak camiileri mahyalarla donatıyor.  İstanbul’daki bazı camilere mahya asan Kahraman Yıldız, bu yıl da şehrimize gelerek Selimiye Camisine mahya astı, buradan da Bursa Ulu Camii’ye mahya asacaklarını söyledi. Ancak, Kahraman Yıldız, çırak yetiştiremedikleri için mahyacılığın bitiş noktasına geldiğini ve son temsilcilerinin bu ekip olduğunu dile getirdi.

DİĞER YAZARLAR
Derya Kurbay
Bir dünya liderinden bahsediyorum
ERCAN KERMAN
Tuzla içmeleri
Psikolog. Buse BAŞKÖYLÜ
Çocuklarda Şiddet ve Etkileri
Recep ÇINAR
‘Nuh’un gemisine de binmek var, ‘Titanik’e de!
Ahmet Acaroğlu
Yerel yönetimler ve yerel basın
NURAN İKİZ
Yararlı buluşlar
TURAN ŞALLI
Bizim evde demokrasi vardı. Seçim zamanlarında annem babamdan dayak yerdi
Tülay Çağlarer
Atatürk:’En güç devrim müzik devrimi’
Şükrü Akıllı
EDİRNELİLERİN TİYATRO SEVGİSİ VE KÜLTÜR YOKSUNLUĞU
Selçuk Duranlar
Edirne, 2023’ e hazır mı? (2)
Zafer Dereli
KAMUDAKİ İŞÇİLER GEÇİCİ GÖREVLENDİRİLEBİLİR Mİ?
Ertan Çekiç
İYİMSERLİK DE ÖĞRENİLEBİLİR. NASIL MI?
Teoman ÖZÇUHACI
ORTAYA KARIŞIK, LEZZETLİ BİR GAP TURU
CELİL ÖZCAN
BİTMEYECEK, TÜKENMEYECEK BİR IŞIKTIR ATATÜRK!
Burhan Aytekin
Mitolojide Türkler
MUSTAFA ÇETİN
Alevilik ve toplumsal birlik
EKREM KANTUR
Devlet ihtiyaç sahiplerine destek oluyor!
Numan Özgür METİN
Sonbaharda Marmara`nın Saklı Cennetlerine yolculuk
M. ENİS ŞENSEVER
Soner TUNA’nın ardından
Yener Yaveroğlu
Allah’ın otu ıspanak neden beş lira?
ÜLKÜ VARLIK
TÜYAP DİYARBAKIR KİTAP FUARI (25/30 EYLÜL 2018) VE CAHIT SITKI TARANCI
Yaver Tetik
Sıcak Sulu Kalorifer Kazanı Yakma Talimatı:(4)
NEDİM ZOBAR
BÜYÜK ve KUTLU ZAFER