Tülay Çağlarer
Edebiyatımızdan örneklerle Ramazan
Yayın Tarihi: 15 Mayıs 2019, Çarşamba
Diğer Yazıları

Bu yıl Ramazanı edebiyatımızdan örneklerle anlatmak istiyorum. Geçmişte yaşayan yazarlarımızın anıları, hikâyeleri, Ramazan manileri, ilahiler, fıkralar bize çok şey öğretiyor.

Ramazan adet ve geleneklerimizin pek çoğundan vazgeçtik, ama bizi sahura kaldıran davulcumuzdan vazgeçemedik. Eh “Ramazan Davulcusu” denilince de Ramazan manileri akla geliyor. Geçmişte davulcular şimdiki gibi “dam da da dam dam da da dam” diye geçmezlerdi. Evlerin kapılarında biraz durur, hatta ışıkları yanana kadar maniler söylerlerdi. Davulcular Ramazanın başında, ortasında, sonunda zamana uygun maniler seçerlerdi. Davul da manilere eşlik ederdi. Örneğin,

Ramazanın başında;

Ramazan geldi dayandı,

Camiler nura boyandı,

Top atıldı, kandil yandı,

Kalbimiz O’na inandı.

 

Ramazanın ortasında;

Ramazanın onbeşinde,

Çok çocuk var peşimde,

Buradan bahşiş çıkmazsa,

Uğursuzluk var peşimde.

Ramazanın sonunda da söylenecek mani de bu olsa gerek,

Aldım bahşişimi giderim,

Yedi bin dua ederim,

Seneye nasip olursa,

Yine davulculuk ederim.

Ramazanı bir de Ahmet Rasim’den öğrenelim.

“Trakya İftarları” başlığı ile yazmış olduğum makale okunmuşsa elbette onda yazılı olan: “Bu taraflarda bir anane vardır. Ramazan’a iki üç gün kala zenginlerimiz fakir düşmüş, dul kalmış akrabalarına, pirincinden yağına varınca erzak gönderirler… Bundan başka eve giren bütün erzak ve eşyaya fukaranın hakkı verilmeden el sürülmezdi.” satırları da okunmuş olsa gerektir. Bu üç satır bize koca bir yardımlaşma mazisinin hatıratını uzun uzun söyler.

 Bu yardım usulü yalnız Trakya’da değil, İslam’ın hemen her diyarında geçerlidir. 
       Vakti saadette fukarayı sâbirin kafilesini teşkil eden Ashabı Suffa’ya edilen yiyecek yardımı sonraları, bin güçlük, bin zahmet ile açtığımız aşhanelerin elbette mükemmeli olan imaretlere dönüşmüştü. Hem de böyle başa kakmakla değil, fisebilullah!.. Fukaranın ne adedi sayılırdı, ne de şahsiyeti aranırdı. Yalnız kocaman kapıların üstüne:  
     “İnnemanut’imüküm” ayeti celilesi yazılırdı. Senin için, benim için, onun için diye ayrımlara gidilmezdi. Alçak gönüllülükle:
     “Livechillah…” denir, açık bırakılırdı. Âlâ buğdaydan fodlalar, âlâ pirinçten, buğdaydan çorbalar; etli, zerdeli pilavlar, nazlı aşlar, kavurmalar yapılır; tas tas ihtiyaç sahiplerine verilirdi. Öyle kazanları vardı ki insan içine düşse boğulur, öyle kepçeleri vardı ki bir dolusu insanı doyururdu. 
       Merhametin eksildiği yerde bereket durmaz. Siz ey bununla “kadın sözü” diye eğlenmek isteyenler! Şu günlerde bir fakire bir kâse çorba içirdiniz mi? Hele bir tanesinin yavaş yavaş koluna girip de onu minnet yükünden kurtaracak şekilde doyurun da bakın, hissedeceğiniz tokluk, sizi kaç gün idare eder? 
       Ben çocukluğumda gördüm. Ekseriya kadın erkek, evin büyüğü her kimse, iftara yakın mutfağa iner, aşçısı var ise ona: 
     “Neler var?” diye sorar, o da bir bir sayar, aşçısı yoksa bizzat kendisi tencereleri yoklar, zihninde topladığı yekûn üzerinden çorba başta olmak üzere üç veya dört beş türlü yemek seçerdi. Bu yemekler çoğunlukla çorba ile beraber et, bir pilav, bir tatlıdan ibaret olurdu. Bunlardan sahanlara, kâselere veya tabaklara koydurur veya koyar, kapaklarını kapar, bir tepsiye dizer, üstünü örter; ya kendisi ya oğlu, kızı, karısı veya bir adamı ile herhangi bir fakirin evine götürüp verirdi.
     “Pek mi çabuk yolladım? Öyle ya… Çorba kâsesinin altını unuttum.” Evet. Çorba kâsesinin altını! Buraya da hâl ve vaktine göre çeyrek, yarım, bir lira yapıştırmayı unutmazdı! Ondan sonra kendi sofrasının başına geçer; hamdle, salavatla iftar topunu bekler, duydu mu ferih ve fahur orucunu bozardı. 
     “Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar.” derlerse inanın. Bize hayır ve mürüvvet hususunda eksiklik geldiği günden beri açlığı hatırımızdan çıkaramamış olduğumuzu az çok düşünmekle idrak edebiliriz. 
       Pek etraflı hatırlarım ki akşamüstü evine, konağına girer girmez ilk adımdan sonra:
  — Sofralıklar gitti mi? diye telaş gösteren zatlar çokça idi. Hele “gitmedi, hazırlanıyor…” denilsin kabil mi?.
       Mahallelerde esnaftan, orta hallilerden beş-altı zat birleşir, sıra yaparlar; birer ikişer gün fasıla ile imam efendiyi, hacı efendiyi, birinci muhtarı iftara davet ederlerdi. İmam da hacı da muhtar da bu davetin, muhtaç mahallelilere delalet etmek manasını taşıdığını bilirler; ona göre beraberlerine davetli alırlardı. 
       Bu işler bütün el altından yapılır, görülürdü. Kiraları bu türlü gizli hayırların biraz açığa diş vurmuş nevidir, ilan ve açıklamadan çekinilirdi. Hatta birini methüsena etmekte: 
     “Gizli fukarası pek çoktur!” denildiği bu sebepten ileri gelmiştir. Şimdi, on kuruş verdin mi -güya başkalarına da şevk getirsin diye- gazeteye yazdırmak için yazı işleri odalarına gide gele yoruluyoruz!.
       Evet, böyle bir hayırlı işi ticaret reklamları için yüklenenler hakkında açıkça bir şey söylemeye hakkımız yoktur. İhtimal ki bu nevi ilanların, diğer mürüvvet sahiplerini ikaz etmekte az çok faydası bile vardır. Maksadım, hayır ve mürüvvetin Allah indinde olmasındaki makbuliyeti tekrar etmektir. İşte İslamiyet’teki hikmet, insanlıktaki bu makbuliyet ile aşikâr olur. “
Ashabı Suffa: Mescid-i Nebevi’ye sığınmış fakir, genç Müslümanlar. 
delalet etmek: Öncülük etmek. 
ferih ve fahur: Rahat, geniş, ferah. fisebilullah: Allah yolunda, Allah için. 
fodla: Çoğunlukla imaretlerde yoksullara verilen kepekli undan yapılmış pideye benzer bir ekmek türü. 
fukarayısâbirin: Sabreden fakirler. 
içtimai: Toplumsal. 
İnnemanut’imüküm: “Kuşkusuz sizi biz doyururuz.” anlamında, Kur’an’dan bir ifade.
kabil: Mümkün. 
livechullah: Allah’ın cemalini görmek için, sırf Allah rızası için. 
makbuliyet: Makbul olma, kabul edilme. 
methüsena: Övme, ululama. 
mürüvvet: Cömertlik, mertlik. 
nazlı aş: Pirinçle yapılan, tarçın ve Antep fıstığı ile sunulan bir çeşit tatlı. 
vakanüvis: Osmanlı Devleti’nde zamanın olaylarını tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi.
Vakt-i saadet: Hz. Muhammed’in yaşadığı zaman, saadet asrı, devrisaadet, asrısaadet. 

Ramazan fıkrasız geçmez. Fakat fıkramızda bugün ismi bile unutulan, zimem defterinden bahsediliyor. Zimem defteri, bakkal, manav, kasap gibi esnafların tuttuğu borç defteridir. Ramazanda zengin bir şahıs bakkala gelir, zenginliği ölçüsünde fakirlerin borçlarını kapatır. Böylece fakirler borçlarından kurtulur. Ne ödeyen kimin borcunu ödediğini bilir, ne de borçlu borcunu kimin ödediğinden haberdar olur. Gelelim fıkramıza.
“Osmanlı’da her hükümet sahibinin Allah dostu bir sohbet arkadaşı vardır. Koca Ragıp Paşa’nın arkadaşı Haşmet Baba adlı haramdan sakınıp, sözünü sakınan, hikmet ehli bir zattır. Koca Ragıp Paşa “Bu ayda tebasında  bulunanlara kolaylık gösterenler affonulur” müjdesi gereği Haşmet’i de yanına alarak, tebasındakilerin çarşı-pazar defterlerini kontrole gider. Paşa’nın her Ramazan yaptığı bu gizli işini sadece Haşmet Baba bilir. 

Ragıp Paşa bir manava girip: 

“Selamün-aleyküm. Veresiye defteriniz var mı?”, 

“Vardır” cevabını alınca, o defterde ne borç varsa öder. Esnaf da Paşa’nın huyunu bilip, gizlilik tembihine uyar. Borcu ödenenler, Allah’a hamdüsenâ eder. Nüktedan Ragıp Paşa işi bitince Haşmet’e takılmadan edemez. 

- Bre Haşmet ölümü düşünürüm de. Kabir taşıma ne yazdırayım?

- “Dün altımda olanlar, bugün üstümde” yazdır Paşam! 

- “Hoş bir cevap verdin. Senin de borcun var mı?” 

- “Vardır elbet, bakkal tayfasına 2 altın, manava 3 altın...” 

- “Sana kul borcunu değil, orucu sordum yahu!”

- “Siz sadece kul borcunu sorarsınız, orucu ancak Yüce Allah sorar.”

Ramazan denilince ilahiler akla gelir. Ramazan boyunca ilahiler okunur, ama onun da bir usulü vardır. Ramazanın ilk on günü, “hoş geldin ilahileri ile karşılanır, sonraki on gün, en güzel Ramazan ilahileri okunur, son on günde ise sıra veda ilahilerine gelir. Bu ilahi örnekleriyle herkese “Hayırlı Ramazanlar” diliyorum.

Bu ayın Sultanı birdir,

Geceleri, gizli sırdır,

Böyle oldu geçen bıldır,

Ayların Sultanı geldi merhaba.

……………………………………..

Oruç yoldur cemaline,

Erişince kemaline,

Nazar eyle maline,

Cemalin isteyip Hakk’tan

 

Ramazanın yirminci günü geçince;

Elveda bizden sana eyy,

Şehri Rahmet elveda,

Sen gidersin ille bizi,

Yaktı hasret elveda.

DİĞER YAZARLAR
ERCAN KERMAN
Kudüs’ü anlamak, dünyayı anlamaktır
Zafer Dereli
İstifa eden memur yeşil pasaport alabilir mi?
Recep ÇINAR
Temizlik imanın yarısı!
Selçuk Duranlar
Edirneli Nazmi
Ertan Çekiç
Önemli işlere öncelik ver
Psikolog. Buse BAŞKÖYLÜ
Üniversite Seçiminde Dikkat Edilmesi Gerekenler
NURAN İKİZ
Mutfaktaki yangın
EKREM KANTUR
Devlet ihtiyaç sahiplerine destek oluyor!
Burhan Aytekin
Mitolojide Türkler
Teoman ÖZÇUHACI
Bayramdaki Avrupa gezisinden notlar
Tülay Çağlarer
Ramazan ayının geleneği: Mahya
Numan Özgür METİN
Edirne Lavanta Tarla Günleri
CELİL ÖZCAN
“Yeni askerlik yasa tasarısı” derhal geri çekilmelidir…
Ahmet Acaroğlu
Haziranda gülmek
M. ENİS ŞENSEVER
Resim Sanatında Cloisonnisme
Yener Yaveroğlu
Allah’ın otu ıspanak neden beş lira?
ÜLKÜ VARLIK
TÜYAP DİYARBAKIR KİTAP FUARI (25/30 EYLÜL 2018) VE CAHIT SITKI TARANCI
Yaver Tetik
Sıcak Sulu Kalorifer Kazanı Yakma Talimatı:(4)
Şükrü Akıllı
Ülkemi yoran bir seçim daha
NEDİM ZOBAR
BÜYÜK ve KUTLU ZAFER
MUSTAFA ÇETİN
ALEVİLİK VE TOPLUMSAL BİRLİK