ERCAN KERMAN /
ABDULLAH OĞLU MONKEN
16 Nisan 2018 Pazartesi, 07:00

Reşat Ekrem Koçu tarih profesörüdür. Fakat yazılarında mehas(kaynak) göstermediği için diğer akademisyenler tarafından bilimselliği tartışma konusudur.

Bir tarih öğrencisi, bitirme tezini hocasına götürür. Teze şöyle bir göz atan hoca, dipnotlarda R. Ekrem Koçu adını görünce köpürür. “O tarihçi değil” diyerek tezi fırlatır atar.

Ama ben, bindokuzyüzlerin başındaki İstanbul’u, Kumkapı’daki Hristo’nun meyhanesini ondan öğrendim. Kabadayı ile külhanbeyi arasındaki farkı bana o anlattı.

Kabadayı, halkın içinden çıkan, mahallenin namusunu koruyan, bileği güçlü delikanlılar. Buna karşılık külhanbeyleri hamam külhanlarında yatıp kalkan, yerine göre ufak tefek hırsızlıklar yapan bir nevi sokak çocukları.

Başından anlatırsak mevki sahibi, konak sahibi yaşlı adamlarla evlendirilen genç, güzel hanımların bahçıvanla, bıçkın delikanlı arabacıyla gayrı-meşru ilişkisinden doğma çocuklar. Gizlice doğurulan bu çocuklar konakta barındırılamadıkları için hamamcıya her ay para ödeyerek külhanda yatıp kalkarak yaşamlarını devam ettirmişlerdir.

Bilmeyenler için söyleyeyim külhan, çarşı hamamının altında, hamamın göbek taşını ve suyunu ısıtmak için yirmi dört saat ateş yakılan bölümüdür.

Bu babasız çocukların baba adı yerine Abdullah yazılırdı. Hepsinin ortak baba adı “Abdullah” idi.

İşte o yıllarda İstanbul’da Taun, yani bir çeşit veba salgını vardır. Her sabah subaşılar çöp arabalarıyla yollara çıkarlar, bir gece önce ölenleri toplayıp kireçle gömerlermiş.

Yine o yıllarda Karaköy’de Ermeni bir kuru kahveci Fransa’dan bir manken getirtmiş ve ona cepken giydirerek elinde yarı dökük kahve çuvalıyla mizansen yapmıştır. Tesadüf bu ya o gece dükkâna hırsız vitrin camını kırarak girmiş, manken de yolda yüz üstü yatmaktaymış.

Sabah ölüleri toplayan subaşı, “Bunu tanıyan var mı?” deyince çevreden biri “Dün bu camın içinde oturuyordu, herkes de ona bakıyordu.” der.

Subaşı, “Peki adı neymiş?” diye sorunca adam, “Monken diyorlardı.” Cevabını verir.

Subaşı da “Yaz evladım. ‘Abdullah oğlu Monken’ kayıttan düşüle.” der

Ne yıllar, ne yaşamlar değil mi?..

Gidip görmemiş olabilirsiniz ama Türki Cumhuriyetlere veya bazı yakın komşularımıza baktığımızda kırk elli yıl önceki Türkiye’yi görüyorsunuz. Bize göre daha çocuksu gibi geliyorlar bana…

Gerçi toplumumuz da fifti, fifti sınırında. Yani dünya realitesini kavrayanlarla, kavrayamayanlar yarı yarıya. Hangisinin üstün geleceği henüz tam belli değil.

Altmışlarda doğum günü partileri düzenleyip batılı bir görünüm sergileyen Afganistan nasıl cehenneme döndü.

On basamak birden düşen İran, toparlanma sürecinde.

Allah sonumuzu hayır eyleye…

Kalın Sağlıcakla…

Not: Söylemek istediğim toplumların yaşamında fazla uzun sayılmayacak yüzyıl içinde büyük mesafeler katettik.

Muasır medeniyeti, yani günümüz dünya gerçeklerini kavramak üzereyiz.

Ama korkularım var. Sanki bir yol ayrımındayız gibi hissediyorum.

Bir yol iyiye, güzele, aydınlığa, şeffaflığa, doğruluğa gidiyor.

Diğer yol karanlığa, aldatmacaya, Amerika’nın, Rusya’nın, İsrail’in, İran’ın rol aldığı çoklu oyunda Allahın ordularının bizi kayırması dileğiyle yazıma son veriyorum.

    BU HABERE YAPILAN YORUMLAR
    YORUM YAZ
Adınız :
E-mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu
:

 
Copyright ©
Yenigün Ofset Gazete ve Matbaa Tesisleri Mumcular Sk. (Eski itfaiye karşısı) No: 16/B EDİRNE
0 284 225 27 57 - 212 77 55