Tülay Çağlarer /
Yılın karı
07 Mart 2018 Çarşamba, 09:53

Bütün kış mevsimi kar kar dedik durduk. Nihayet geçen hafta kar bize yüzünü gösterdi. Sanki yıllardır kar görmemişiz gibi sevindik.

Cemreler düşmeye başlamışken, kış bitirmenin heyecanını yaşarken, bademler çiçek açmışken şehrimiz bir anda beyaza büründü. Tabii her yağışta olduğu gibi sıkıntılar yaşandı. Kar akşam saatlerinde başladığı için işinden çıkanlar evlerine gitmekte zorlandılar. Toplu taşıma araçları yokuşları tırmanamadılar. Bazı vatandaşlar araçlarını yol kenarlarına park edip, yollarına ya yürüyerek, ya da taksi tutarak devam ettiler.

Kar yağışına sevinenler çiftçiler oldu. Onlar uzun süredir kar yağışını bekliyorlardı. Ümitlerini kaybetmiş iken tarlalarını kaplayan beyaz örtü yüzlerini güldürdü.

Milli Eğitime bağlı okulların kar yağışı ile beraber hemen Edirne Valiliği tarafından tatil edilmesi, öğrencileri de, velileri de, öğretmenleri de sevindirdi. Geçmiş yıllarda kar tatili kararları hep kar yağışının ertesi sabahı, mesaiye başlama saatlerinde alınır, bu karar duyulana kadar öğrenciler de okullarına gitmiş, ya da yollarda sürünmüş olurlardı. Bu yıl  tatil kararı erken alındı.

Asıl hiç beklenmeyen karar, Trakya Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Erhan Tabakoğlu’ndan geldi. O da 27 Şubat’ta Trakya Üniversitesi’nin tatil edildiğini, sosyal medya hesabından ilan etti. Bu güzel haberi öğrenciler karşılıksız bırakmadılar. Birbirinden eğlenceli mesajlarla memnuniyetlerini belli ettiler. Bir-iki örnek vereyim.

“Trakya Üniversitesi evimiz, Erhan Babamız.”, “Parti kur oy verelim.”, “Sen ne güzel adamsın!” gibi…

Milli Eğitimde okuyan öğrenciler karın yağmaya devam ettiği 28 Şubat için de tatil kararı beklediler. Ama Valimiz Güney Özdemir, bu beklentiye kayıtsız kaldı.

Belediye Başkanımız Recep Gürkan da bu sınavdan yüksek puan aldı. Bir anda kar yağışının etkisi altında kalan şehrimiz, Edirne Belediyesinin çabalarıyla kötü hava şartlarından etkilenmedi. Fen İşleri Müdürlüğü, Park ve Bahçeler Müdürlüğü ile Temizlik İşleri Müdürlüğünde görevli, toplamda 100 personelin görev aldığı karla mücadelede tüm ekipler çalışmalarını sürdürdü. 150 ton tuz ile tarihi köprüler, tarihi yollar ve kavşaklar için 6 bin litre solüsyon, trafiği kapalı alanlar ve kaldırımlarda da 1 ton granürlü gübre kullanıldı. Belediye ekiplerinin kar yağışının ikinci gününde de çalışmalarını aralıksız sürdürdüğü gözlendi.

Biz karla mücadele ederken ya da sevinip eğlenirken Kırklareli’ni de merak ettim. Malum küçük kızım orada yaşıyor. Ona hava nasıl diye her sorduğumda “Kar mı? Neredeee. Biz burada donuyoruz, soğuk var kar yok.” cevabını aldım.

Bizim kar yağışına sevindiğimiz ilk gün Kırklareli Merkezinde çok büyük bir fırtına vardı. Oranın bu durumu kazasız atlatması bile mucize. Tabii soğuğu da çekilecek gibi değil. Hatta Kırklareli şehir merkezinde yaşayanlar, karı görmek, kartopu oynamak, görüntü almak için arabalarına binip, karın çok yağdığı köylere gitmişler.

Yani sözün özü, bu kar yağışı Trakya’da bir-iki günlük eğlenceye dönüştü.

Mevsimi böyle geçirince, çabuk eriyen karları görünce, ben de Atila Eriten Bey gibi eski kışları hatırladım. O yaşını yazmış ama ben yazmayacağım. O bizim büyüğümüz. Bakın nasıl anıyor eski Edirne kışlarını:

“Yaşım 85, Edirne kışları geldi aklıma, içim burkularak anımsadığım yıllar. Kızaklı faytonların şehir içinde insanları taşıdıkları günler düştü aklıma. Kar yağdığında, her semtte yapılan kızak bayırlarını, atlambaçlarını, elinde kızağı ile gençleri, geceden su dökerek buzlanmış o bayırlara neşe içinde koşuşları, geldi gözlerimin önüne.

Ben de Kaleiçi’nden kalkar, o bayırlara giderdim.

Yeniimaret’te Bağdemlik, Küçükpazar’da Arnavut Bayırı, Ayşekadın’da Köprüce bayırları ünlüydüler.

Köprüce Bayırı’nın atlambacının üzerine gerilen ipe, rahmetli “Aralandı Ali” altın asardı.

Atlanbaçtan atlayanlar da altını almaya çalışırlardı. Altın alanın olurdu.

Özellikle Köprüce Bayırı hayli ünlüydü. Ve adeta Edirneliler, oradaki kızak yarışlarına akın ederlerdi.

Sonuçta üşümüş olarak evlerimize döner, sobalarımızın yanına geçer ısınmaya çalışırdık.”

Şimdi, kızaklı faytonu arasak, acaba, Edirne’de bir tane bulabilir miyiz dersiniz. Bu arada “Kızaklı fayton nasıldır?” diye düşünenler var ise söyleyeyim. Faytonda tekerleğin yerini kızak almış şekli…

Benim geçmişimde anlatabileceğim, unutamadığım iki kış var. Biri ilkokuldayken yaşadığım 1954 kışı, diğeri de 1963 kışı.

İstanbul’da yaşadığım ve ilkokula gittiğim 1954 kışı. Adını “tarihe yazdıran kış” olarak anılır.

1954 yılının Şubatının sonlarında İstanbul boğazı dondu. Bizler kartopu oynamamız dışında bir daha hiç yaşamadığımız denizin donmasını Sarayburnu Sahilinden seyrettik.

Bu tarihi kışı İstanbul Boğazının nasıl donduğunu o yılki basından, 24 Şubat 1954 tarihli İstanbul Ekspres gazetesinden okuyalım.

“Tuna’dan kopan buzlar 1954 Şubatı’nın sonunda Boğaziçi’ni tamamen kaplamıştı. Birçok kişi, buzlar üzerinde dolaşmış, vapurlar Boğaziçi seferlerini yapamamıştı. Anadolukavağı ile Rumelikavağı  arasında boğazın ağzı tamamen kapanmıştı. İstanbul Boğazı, 1954 yılında Tuna ve Karadeniz’e akan nehirlerdeki su trafiğinin yeniden başlaması için patlatılan bombalarla kırılan buz kütleleri denize itilmiş ve Karadeniz’deki akıntı sayesinde yer yer 15-20 metre genişliğinde buz kütleleri İstanbul Boğazı’na gelmiş.”

Bugünlerin bütün gazetelerinde İstanbul Boğazı’nı kaplayacak olan buzlardan şöyle bahsedilir:

“Sertleşen hava Karadeniz’in buzlarla donmasına sebep olmuştur. Bunlardan bir kısmı İğneada civarına kadar inmişlerdir.”

Halk buzların üzerinde gezmeye başlayınca buzların üzerine çıkmak yasaklandı. İstanbul halkı kıyılarda toplandı, bol bol hatıra fotoğrafı çektirdi. Kimileri buzların üzerine çıkıp Türk Bayrağı dikti.

Yaşadığım ve unutamadığım ikinci kış 1963 kışıdır. Ocak ayının ikinci yarısı İstanbulb’un Trakya ile bağlantısının kesildiği, Terkos Gölü’nün donduğu, kurtların Yeşilköy civarında şehre indiği ve şehre günlerce su verilmediği tarihi kışlardan biriydi. Bu efsanevi kışı sadece İstanbullular yaşamadı. Meteoroloji Genel Müdürlüğünü verilerine göre 01-02-1963 tarihinde Edirne’nin, ölçülen en yüksek kar kalınlığının 50 santimetre olduğu yazılır.

1963 yılını Edirne’de yaşayanlar, o yıl kışın çok şiddetli geçtiğini, Meriç ve Tunca nehirlerinin donduğunu, halkın yiyecek ve yakacak sıkıntısı çektiğini, cenazelerin olumsuz hava koşullarından dolayı kaldırılamadığını ve de Edirne’ye gelmek üzere olan 3 Hürriyet gazetesi çalışanının yolda donarak öldüğünü çok iyi bilirler. Bu olayda beni etkileyen en önemli haber, Hürriyet gazetesi çalışanlarından muhabir Yüksel Kasapbaşı, foto muhabiri Abidin Behpur Tapaner, gazetenin şöförü Yüksel Öztürk'ün Trakya’daki kışı görüntülemek isterken tipide boğularak ve donarak ölmeleri olmuştur. Yıllarca, hatta hala, gazetecilerin isimleri hatırımdadır.

Osmanlı döneminde de ağır geçen kışlar İstanbul’u çok etkilermiş. Tarihçi Necdet Sakaoğlu, İstanbul’un yakacağının, Karadeniz’deki iskelelerden geldiğini, kötü geçen kış mevsiminde şehrin yakacak sıkıntısı çektiğini kaydederek o günleri şöyle anlatır:

“Zaten halk felaketi gördüğü zaman fazla fazla yakacak aldığı için kısa zamanda biten yakacağın arkası gelmiyor. İstanbul’un zahire ihtiyacı Karadeniz, Romanya ve Akdeniz’den gemilerle geliyor. Fırtına nedeniyle kış başlayınca zahire taşıyan gemiler İstanbul’a ulaşamıyor. Fırınlarda ekmek çıkmamaya başlıyor. Kıtlık yaşanıyor. Herkes ısınmak için birşeyler yakmak zorunda. 1850’lere kadar İstanbul’da ve memlekette soba yok. Sobadan önce ocak, mangal, tandır var. Ocak dediğiniz şey evi ısıtmaz. Ocak sadece ateş edinmeye yarar. İnsanlar çok zor şartlarda, bu soğukları geçirmiş. 1800’lere kadar pencere camı yok, kepenk var. Evi ısıtmak çok zor. İstanbul böyle felaketler zincirini, kışa bağlı olarak her zaman yaşıyor.”

Halkımız daha kış mevsimi gelmeden, kışların nasıl geçeceğini, doğadaki olayları inceleyerek tahmin edebilirler. Onun için halkın bilgi ve tecrübelerine dayanarak hava olaylarının yorumlanmasıyla meydana gelen halk takvimine bakmamız gerekir.

Halk takvimini incelediğimizde kış mevsiminin nasıl geçeceğini, hangi tarihlerde daha soğuk günler yaşayacağımızı öğrenebiliyoruz.

Halk takviminde yıl Kasım ve Hızır günleri olarak ikiye ayrılır.

Kasım günleri 8 Kasım’da başlayıp 5 Mayıs akşamına kadar sürer.

Bizi üşüten, işte kış dediğimiz günler 21 Aralık-31 Ocak günlerinde hüküm süren Zemheri(Erbain) soğuklarıdır. 40 gün sürer.

31 Ocak’ta başlbayıp 21 Mart’ta sona eren günler, Hamsin diye anılır. 50 gündür. Kış mevsiminin son bölümüdür.

Zemheri’nin son 6 günüyle Hamsin’in ilk 6 günün toplamı, 12 gün olarak anılır. Bu 12 gün aşırı soğukları ifade eder.

Bir de hepimizin çok iyi bildiği Kocakarı Soğukları vardır. Genellikle Rumi Takvime göre 26 Şubat-4 Mart günlerinde görülen bu soğuklar Türkiye’de halk arasında Kocakarı Soğukları adı ile anılır. Kış mevsiminin sonlarında görülen şiddetli soğuklar için bu tabir kullanılır.

Madem halk takviminden söz ediyoruz; hepimizin beklediği baharın habercisi cemrelerden de bahsedelim.

180 gün süren Kasım(Kış) mevsimin yüzüncü gününden sonra görülen sıcaklık yükselmeleridir.

  1. Cemre 20 Şubat’ta havaya
  2. Cemre 27 Şubat’ta suya
  3. Cemre 6 Mart’ta toprağa düşer.

Halkımız sonbaharda kışın nasıl geçeceği konusunda doğayı inceleyerek tahminlerde bulunurlar ya, bunlarla ilgili birkaç örnek vereyim.

Yazın sonuna doğru ağaçların yapraklarının dökülmesine bakılarak kış tahmini yapılıyor.

Ağaçlar yapraklarını erken dökerse kış çok olur.

Kavak ağaçları yapraklarını tepeden dökmeye başlarsa o yıl kışın uzun ve sert geçeceğine inanılır. Kavaklar yapraklarını etekten dökmeye başlarsa o yıl kış kısa geçecek demektir.

Çam kozalakları fazla olursa kış zor ve uzun geçecektir.

3. cemrenin düştüğü gün hava soğuk olursa kış uzun sürer.

Hadi bu sözü bir deneyelim. Dün 3. Cemre toprağa düştü. Hava yağmurlu ama pek soğuk değildi. 10 derecenin civarındaydı. Bu inanışa göre kış fazla uzun sürmeyecek diyebilirmiyiz?

Bugün takvimler Kasım 120’yi gösteriyor. Bu tarih şu sözü hatırıma getirdi. Eskiler leyleklerin gelişini anlatırken “120’de ovaya, 130’da yuvaya” derler. O halde bugün leylekler Türkiye’nin güneyinden yurdumuza gelmeye başlayacaklardır.

Ay sonuna doğru semalarımızda onları görmeye başlarız.

Ama büyüklerimizin sözünü hatırlayalım. “150. yaz belli.”

    BU HABERE YAPILAN YORUMLAR
    YORUM YAZ
Adınız :
E-mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu
:

 
Copyright ©
Yenigün Ofset Gazete ve Matbaa Tesisleri Mumcular Sk. (Eski itfaiye karşısı) No: 16/B EDİRNE
0 284 225 27 57 - 212 77 55