ERCAN KERMAN /
HAZİNE (2)
08 Ocak 2018 Pazartesi, 07:00

Ahmet Ağabeyi evi yolla Akçay’ın arasındaydı. Akçay, taşları üzerinden hızla sekerek akan buz gibi bir su idi. Dolayısıyla şar şar su sesi hiç bitmiyordu. Bir de vadinin iki yanı öylesine yüksekti ki Güneş sekizde batmasına rağmen beşten sonra görünmüyordu. Sabahları da Güneş erken doğmasına rağmen görünmesi dokuzu buluyordu. O yıllarda ve yaşlarda bana ilginç gelen bir şey de ekmek yerine altında çalı çırpı yakılan, saçta döndürülen yufkaları ekmek yerine yemeleri olmuştu. O gece Ahmet Ağabey dağlardaki gezinen ışıkları gösterip “Kazıcılar” dedi.

 Bir ara o bölgede eski bir mezarlık bulunmuş. “Ben de kazma kürek alıp kazıcılara katıldım.” dedi. Kurşun topu olan bir terazi bulmuş. O yıllarda Finike’de Adalet Partisi İlçe Başkanlığını yapan beye yetmiş beş liraya satmış.

Hanımı da söze girip anlattı. Hamile imiş, dağa odun toplamaya gitmiş. Dönerken yerde gümüş bir para görmüş. “Eğilip alamadım, sırtımdaki odunlarla yere oturup öyle aldım parayı.” dedi.

O parayı da aynı adama on liraya satmışlar. İstanbul’da daha çok para ettiğinden emindiler.

Okuyucularımdan bazıları kurşun topuzlu teraziyi görmemiş olabilirler. İki kişi uzun bir sırığı omuzlarına alırlar. Terazi bu sırığa asılır, ucundaki çengele de tartılacak çuval tutturulur. Terazinin uzun kolu üzerinde kilolar yazar, kurşun topuz uca doğru hareket ettirilerek yataylık sağlanır. Terazinin kolu tam yatay olduğunda görünen kilo doğrudur.

Ertesi sabah Ahmet Ağabey, köyden bir delikanlı ve ben Akçay’ın kenarından Elmalı, yani kuzey yönünde yürümeye başladık.

Dar Çay denen yere geldiğimizde suyun genişliği iki buçuk metreye düştü. Tabii derinliği ve hızı da arttı. Her iki taraftaki taşlar yüzyıllarca cilalanmış, kaygandı. Yol arkadaşlarım soyunup elbiselerini başlarının üzerine aldılar. Ben de öyle yaptım. Akıntıdan yetmiş derece öne eğilip buz gibi suyun içinden korka korka geçtik. Külotların kurumasından sonra giyinip yola devam ettik.

Yaklaşık iki saat yürüdük. Yolda dikkatimi kenardaki taşa oyulmuş suyolları ve değirmen kalıntıları çekti. Enteresan olan bu yollar şu andaki nehir seviyesinin on metre kadar üzerinde idi. Sonradan ayaklarım suya erdi.

Bin yıl içinde hızlı akan, ufak taş parçalarını bile sürükleyen nehir suyu, nehir yatağını on metre aşağı indirmişti.

Nihayet yazıların olduğu yere vardık. Nehirden on iki metre kadar yüksekte, cilalı masa gibi bir taş. Rengi kahverengi-turuncu gibi, yukarı doğru otuz kırk metre devam eden büyük kütleye bağlı.

Yazılar sol ayak iziyle başlıyor, bir sürü değişik biçimde haç motifleri var. Yani kazı yapılacak hiçbir yer yok.

Yorgunlukla masa gibi cilalı taşın üstüne oturup etrafı seyretmeye başladım. Nehrin karşı kıyısında, yerden yirmi metre kadar yüksekte, yukarıdan inmeye kalkarsan da on beş, yirmi metre aşağıda, çapı yaklaşık iki metre olan tam bir daire şeklinde oyuk vardı. Kuşlar girip çıkıyordu. Ne yazık ki yanımda fotoğraf makinesi yoktu. Bu günkü gibi cep telefonları da yoktu. Bu deliği İstanbul’a dönünce dişçiye anlatmaya karar verdim.

Mezraya geri döndük.

Devamı haftaya…

    BU HABERE YAPILAN YORUMLAR
    YORUM YAZ
Adınız :
E-mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu
:

 
Copyright ©
Yenigün Ofset Gazete ve Matbaa Tesisleri Mumcular Sk. (Eski itfaiye karşısı) No: 16/B EDİRNE
0 284 225 27 57 - 212 77 55
xx